Cumhuriyetçi Türk Partisi
Birleşik Güçler
40. YIL
POLİTİK TEZLER
40’ın OLGUNLUĞU,
20’nin DİNAMİZMİ,
GELECEĞİN YOL HARİTASI
“VARDIK, VARIZ, VAR OLACAĞIZ…”
20 Şubat 2011
Lefkoşa/Kıbrıs
I. Giriş
1. Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP)’nin Kuruluşu ve Yükselişi
CTP, kuruluşundan bu yana, sosyalizmin hedefleri doğrultusunda ve sosyalist ilkeler rehberliğinde, Kıbrıs sorununun federal bir yapı çerçevesinde çözülmesi ve ülkemizde demokrasinin, özgürlüğün, sosyal adaletin ve dayanışmanın tesis edilmesi için mücadele etmiştir. Süreç içerisinde, ülkemizde, bölgemizde, sol teoride ve dünyada birçok değişim yaşanmış; CTP, temel ilke ve hedeflerinden hiç sapmadan, yaşanan değişimin gerekli kıldığı uyarlamaları gerçekleştirmiştir.
Parti 1970 yılında kurulur kurulmaz, mensuplarının toplumdan dışlanması için yoğun bir kampanya başlatılmış, Partililerin konuşması yasaklanmış, seçimlerde gösterilen adayları ölümle tehdit edilmiş; ama CTP, egemen çevrelerin bu baskılarından hiçbir zaman yılmamış, mücadeleye kararlılıkla devam etmiştir. Basın özgürlüğü ve sendikal haklar, demokrasinin yerleşmesi, barış umudunun hep canlı kalması, halkların kardeşliği inancının yaygınlaşması gibi konularda, bugün 1970’li yıllardan çok daha ileri bir noktada bulunulmasında, CTP’nin muhalefette ve iktidarda verdiği mücadelenin katkısı göz ardı edilemez.
Özellikle 1990’lı yıllarda ortaya konulan politik tezler, Kıbrıs sorununun federal çözümü ile birlikte Avrupa Birliği (AB) vizyonu konusunda yapılan çalışmalar ve Annan Planı’nın referanduma sunulmasının sağlanması amacıyla yürütülen mücadele, Kıbrıslı Türklerin kendi tarihlerinin öznesi olması ve dünyayla bütünleşmesi hedeflerine ulaşılması için her alanda verilen kavga, CTP’nin nasıl canla başla çalıştığının en açık kanıtlarıdır.
Bu yöndeki çalışmalar 2002’den itibaren yeni bir siyasi projeye dönüşmeye başlamış, CTP-Birleşik Güçler (BG) açılımının da etkisiyle halkın büyük desteği sağlanmış ve Parti, 2003 seçimlerinden % 34 oyla, 2005 seçimlerinden de % 44 oyla birinci sırada çıkmıştır. 2006 ara seçimlerinde boşalan iki milletvekilliğini de kazanan Parti, 50 sandalyeli KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde 25 milletvekiline ulaşmıştır. Parti, yasama organında elde ettiği bu güç sayesinde, Birleşik Federal Kıbrıs’ın kurulması ve AB üyeliği için referandum hakkını Kıbrıslı Türklere kazandırmış; 24 Nisan 2004 tarihinde Kıbrıs’ın kuzey ve güneyinde eş zamanlı yapılan referandumda “evet” kampanyasına öncülük ederek, halkımızın uluslararası toplumca “çözümü isteyen taraf” olarak kabul edilmesine yol açan kuzeydeki referandumda % 65’lik güçlü bir “evet” çıkmasında son derece önemli bir rol oynamıştır. Bu arada Parti, 2005 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde dönemin Parti Başkanı Mehmet Ali Talat’ı aday göstermiş ve seçim sonucunda, % 55 oy alarak Cumhurbaşkanı seçilmesinde önemli bir rol oynamıştır.
2. 2006-2010 Arasındaki Olgular ve Gelişmeler
Koalisyonun büyük ortağı CTP-BG’nin ve Cumhurbaşkanı Talat’ın bütün uğraşlarına karşın Kıbrıs sorununun çözümünün gerçekleşememesi nedeniyle, sürdürülebilir bir siyasi ve ekonomik yapıya sahip olmayan Kıbrıs’ın kuzeyi son derece ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. CTP-BG;
a) 1974 sonrasında ekonomik yapıda oluşturulan kamu sektörü-özel sektör dengesizliği;
b) Cari bütçenin dahi Türkiye’den sağlanan dış finansman desteği ile karşılanır olmasının yarattığı yönetsel sıkıntılar;
c) Yönetim kadrolarında yaşanan sorunlar;
d) İşsizliğin ve iş bekleyenlerin aşırı artması nedeniyle Parti’nin karar mekanizmalarında yaşanan ikilem;
e) Kamuya girmek için adil bir sistem yaratılması uğraşlarının özellikle işsiz Partililerin yoğun eleştirileriyle karşılaşması;
f) Parti, meclis grubu ve hükümet arasında sistemli bir iletişimin istenilen düzeyde kurulamaması;
g) Devlet kadrolarında ihtiyaç duyulan niteliklere sahip insan kaynağının, ilgili kurumların ve Partinin elinde istenilen genişlikte insan kaynakları envanteri bulunmaması hasebiyle de yeterince ve etkili olarak bulunamaması ve kullanılamaması;
h) Bazı teknokrat ve bürokratların statükonun kazandırmış olduğu istenmedik davranış, alışkanlık ve tutumlardan vazgeçememesi;
i) Ülkedeki çözümsüzlük koşullarının dayattığı bozuk demografik yapının yarattığı planlama sorunları;
j) Dünyada 2007 yılından itibaren yaşanan ekonomik kriz ve krizin Kıbrıs’ın kuzeyine yansımaları;
k) 2007-2008 yıllarında ülkede yaşanan kuraklıkların negatif etkilerinin ekonomiye yansıması;
l) Ekonomik tedbirlerin tartışılması sürecinde özellikle sendika ve sivil toplum örgütleri ile istenilen düzeyde iletişimin kurulamaması ve halkla ilişkilerde yeterince etkin olunamaması;
m) İcraatta elde edilen başarıların, kitle iletişim araçlarının etkin ve fiili kullanımıyla kamuoyuna yansıtılamaması;
n) Çözüm karşıtı güçlerin bazı medya kuruluşları ile birleşerek Parti’ye ve Hükümet’e yönelik örgütlü saldırılara girişmesi;
benzeri sebeplerle gerilemiş, bunun sonucunda, 19 Nisan 2009 seçimlerinde % 30 oy alarak ana muhalefet partisi durumuna düşmüştür. Akabinde, 18 Nisan 2010’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, ülkede oluşturulan baskı ve korku politikası aracılığıyla şoven duyguları körükleyen çözüm karşıtı güçler, bazı medya kuruluşlarının manipülâtif saldırılarının da yardımıyla, Mehmet Ali Talat’ın, % 43 oy alarak seçimi kaybetmesine yol açmışlardır. Ancak, kaybedilen Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası, CTP-BG, 27 Haziran 2010 tarihinde yapılan yerel seçimlerde ülke genelinde % 35 oy alarak, gerek yerel yönetimlerdeki başarısının semeresini görmüş, gerekse de Parti olarak toplumsal umudun her şeye rağmen halâ kendisi üzerinde olduğu mesajını toplumdan almıştır.
3. CTP’nin Kuruluşundan Bugüne Kıbrıs’ta, Bölgede, Dünyada
ve Sol Düşüncede Yaşanan Gelişmelerin Kısa Tahlili
CTP-BG Parti Meclisi (PM) ve Merkez Yönetim Kurulu (MYK), Parti’nin kuruluşundan beri Kıbrıs’ta, bölgede ve dünyada yaşanan gelişmeleri, reel politikteki, sosyalizm anlayışındaki, Kıbrıs sorunundaki, Türkiye ve Yunanistan’daki, Avrupa ve Orta Doğu’daki ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki değişim ve dönüşümleri dikkate alarak, satır başlarıyla, yaşanan süreci şöyle tahlil etmektedir:
(i) CTP’nin kurulduğu dönemde, dünya politik yaşamına damgasını vuran iki kutupluluk, ulusal kurtuluş savaşları, Avrupa’daki işçi sınıfı hareketleri ve İtalyan, Fransız, İspanyol Komünist Partileri gibi sol partilerin etkinlikleri, Güney Amerika’da Küba, Peru, Bolivya, Şili, Venezuela, Kolombiya gibi ülkelerdeki sol hareketler, üçüncü dünyacılık tezleri ve benzerleri bugün ya ortadan kalkmış ya da boyut veya yapı değiştirmiştir.
(ii) Marksizm’in “Üretim Araçlarının Toplumsallaştırılması” ilkesinin indirgenmesi ile uygulanan “Devletçi Ekonomi” politikaları, uzun yıllar boyunca, sol hareketleri ciddi bir biçimde etki altına almıştır. Bu anlayış, belli dönemlerde ciddi kazanımlar sağlamışsa da, orta ve uzun vadede giderek devlet ve bürokrasi hâkimiyetine dönüşmüş, sosyalist demokrasinin çiğnenmesine yol açmış ve teknolojik gelişmenin, ekonomik ilerlemenin ve toplumsal refahın önünde engel oluşturmaya başlamıştır.
(iii) Bu gelişmelerin de etkisiyle, reel sosyalist uygulamalar başarısızlığa uğramıştır. Ancak reel sosyalist sistemlerin yaşadığı başarısızlığın, kapitalizmin başarısı olarak algılanması yanıltıcıdır. Nitekim, yeni dünya düzenindeki uygulamalar ve piyasanın tek başına düzenleyici etkisinin başarı getireceği söylemleri; bir yandan dünyanın her yerinde kamusal alanı tahrip ederken, diğer yandan büyük adaletsizliklerin gelişmesine ve sonuç itibarı ile bugün küresel düzeyde de yaşadığımız derin ekonomik krizlerin doğmasına yol açmıştır.
(iv) Dünyadaki ve sol hareketteki/düşüncedeki gelişmeleri yakından takip eden CTP; bir yandan reel sosyalist sistemlerin geliştirdiği devlet kapitalizmi ile devlet ve bürokrasi tahakkümü gibi uygulamaların, diğer yandan yeni dünya düzeninde kontrolsüz bir şekilde gelişen vahşi uygulamaların dünyaya ve insanlığa verdiği zararların farkında olarak; 1990’lı yıllardan itibaren demokratik sosyalist değerlerle birlikte özgürlükçü sosyalizm şiarını benimsemeye başlamış ve adamızdaki, bölgemizdeki ve dünyadaki sorunlara bu ideolojik perspektiften hareketle çözümler üretme arayışına girmiştir.
(v) CTP-BG, Kıbrıs’ın kuzeyindeki “ekonomik sistem”in, “devletçilik” adı altında, statükonun sürdürülmesi amacıyla Türkiye’den aktarılan kaynakların dağıtılmasına indirgendiği ve bu durumun üretkenliğe, emek ve iş dünyasına büyük zarar verdiği tespitini yapmıştır.
(vi) Ancak CTP-BG, kamunun, statükonun ve ülkede kurulan “çarpık ekonomik sistem”in sonucu olarak ortaya çıkmış olan “şişkinliği”nin giderilmesi adına, yine statükonun yaratıcıları ve savunucuları tarafından gündeme getirilen vizyonsuz uygulamaları da ülkenin gerçekleriyle bağdaşmayan, samimiyetsiz girişimler olarak görmektedir. Parti bu noktada, statükonun sahiplerinin, kendi yarattıkları ‘ucube’ yapıyı sürdürme adına gerçekleştirmeye çalıştıkları sözde reformlara, özde Kıbrıs Türk halkının birikim ve deneyimlerini çökertmeye yönelik uygulamalarına karşı çıkmaktadır.
(vii) Bu uygulamalara karşı çıkılmasının başlıca sebebi, bunların insanımızın yaşam kalitesini geriletecek ve demokratik değerlerimizi erozyona uğratacak, emekçileri ağır sömürü koşulları ile karşı karşıya bırakacak ve Kıbrıslı Türk girişimci ve üreticilerin de saf dışı kalmasını getirme niyeti taşıyan eğilimler olduğunun tespit edilmesidir.
(viii) Yukarıda belirtilen sebeplerle, statükonun sözde reform girişimlerine karşı çıkan CTP-BG, kamunun ekonomi üzerindeki rolünü ele alırken, bunun yanlış anlaşılmaması ve tabulaştırılmaması gerektiğinin de bilincindedir. Kıbrıs Türk halkının var olması ve gelişmesi hedefini gözeten Partimiz; açıkça tekelleşme, işsizlik, sendikasızlık, grev ve toplu sözleşme hakkı olmayacak çalışma koşullarını getireceği bilinen özelleştirme adı altındaki “peşkeş” çekme girişimlerini uygulamaya sokmanın Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından ciddi sakıncaları olduğu tesbitini yapmaktadır.
(ix) CTP-BG, en genelde gerek kamu gerekse özel sektöre ait tüm kurumlarımızın etkin ve verimli bir şekilde faaliyetlerini sürdürmelerini, varoluş kavgamızın önemli bir unsuru olarak ele almaktadır. Parti olarak, tüm kurumlarımızın kendi öznel koşullarında, çalışanların azami düzeyde korunarak haklarının geliştirileceği insan odaklı bir yaklaşımla, günümüz koşullarına uygun yapılara kavuşturulmalarını önemsemekteyiz. Bu amaçla, halen kamuya ait olan kurumların, hangi yöntemlerle yeni ekonomi koşullarına uyarlanacağının, her bir kurumun durumu ayrı ayrı incelenerek kendi öznel koşullarına uygun bir şekilde kararlaştırılması gerektiği üzerinde durmaktayız.
(x) CTP-BG, bugüne kadar varlığını sürdürmüş ve Kıbrıslı Türklere birçok açıdan büyük zararlar verdiği açık bir biçimde görülen ve Kıbrıs’ın kuzeyinde “siyaseten ayrılıkçılığı sürdürebilmek için uygulanan sağlıksız model ve ekonomik yapı ve yaklaşımını” artık daha fazla sürdürülebilir bulmamaktadır. Partimize göre kamu, düzenleyici ve denetleyici rollerinin yanı sıra, siyasetten arındırılmış bir şekilde ekonomik sistem içinde sisteme de zarar vermeyecek bir konumda faaliyetlerini sürdürebilmelidir. Partimiz özel ve kamu kuruluşlarının toplumsal sahiplenme bütünlüğünde yer alacağı her tür açık bilanço ve uygulamalarıyla, yani ekonomide de demokrasinin var olacağı bir düzeni savunmaktadır. Dolayısı ile Partimiz, etkin, verimli ve teknik bir kamu yönetimi ve kamu işletmeciliği anlayışının yanısıra; çalışanların sosyal güvenlik ve sendikalaşma gibi haklarının teslim edileceği, istihdam olanaklarını çeşitlendirecek, her açıdan güçlü bir yerel özel sektör anlayışı üzerinde durmaktadır. Böylesi bir ekonomik yapılanmanın, sosyal adalet ve demokratik hukuk düzeni anlayışı ile bütünleşmesi halinde toplumsal varlığımızın gelişeceğini öngörmekteyiz.
(xi) CTP, kurulduğu günden beri, Kıbrıs’taki olağan dışı durumun bu ülkede siyasal ve ekonomik sorunların normal bir ortamda tartışılmasını zorlaştırdığının ve bu alandaki mücadelenin önünde engel teşkil ettiğinin bilincindedir. Bu nedenle, Kıbrıs sorununun çözümünü istemek, CTP-BG için günümüzde ekonomik ve siyasal gelişmeyi birlikte istemekle aynı anlama gelmektedir.
(xii) Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin AB’ye üye olma talebi, Yunanistan’ın AB üyesi olması ve Kıbrıs’ın da fiilen AB’nin bir üyesi olmuş bulunması (bütün ülke adına Rum Yönetimi olarak üye olunmuş olsa dahi) gibi olgular karşısında, ciddi bir değişim geçirmiştir. Bugün artık dünya, Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan, kırk yıl önceki yapılarında değildirler. CTP-BG de, kırk yıl önce, Lefkoşa’nın bir sokağında kurulan, sesini topluma duyurmakta bile çeşitli baskı ve zorluklarla karşılaşan o küçük ve dar kadro partisi değildir. O dönemin dar kadrolarının özverisinin ve üretkenliğinin üzerinde yükselen büyük bir kitle ve kadro partisi olarak CTP-BG, Kıbrıslı Türklerin dünya çapında etkinliğe ulaşmış, SE (Sosyalist Enternasyonal) ve PES (Avrupa Sosyalistleri Partisi) üyesi olmuş ve dünyaca tanınmış olan bir partisi haline gelmiştir.
(xiii) CTP’nin kurulduğu günden bu yana sürdürdüğü mücadele bugünkü mücadelesine de ışık tutmaktadır. BEY (Bayraktarlık, Elçilik, Yönetim) faşizmine karşı mücadele eden, dar, uçkun sol anlayışları aşarak 1973 seçimlerine katılan, 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) Kurucu Meclisi’nde yer alan, parlamenter rejimde demokratik yöntemlerle sosyalizm mücadelesi veren, 1981 sonrasında yüzünü sokağa ve iktidara çeviren Parti’nin, barış mücadelesine, toplumun demokratik birikimine, özgürlüğe ve hukuk devleti mücadelesine yaptığı katkı bu topraklarda yaşayan herkes tarafından bilinmektedir.
(xiv) Partinin 1990 Kurultayı’nda, Avrupa Birliği’ne üyelik olgusunu programına alması ve sunduğu demokratikleşme programı, daha sonra geliştirdiği “Yeşil Kitap”la ortaya koyduğu saptamalar, analizler ve bunlara bağlı olarak uyguladığı politikalar, Kıbrıslı Türklerden büyük destek almıştır. Daha sonra üretilen “Varoluş Tezleri” ve bu tezlerle ilgili olarak gerçekleştirilen Parti Kurultayı ise, 2000’li yıllarda gelişen demokratik, barışçı ve devrimci dinamiğin gücünü oluşturmuştur. CTP’nin, bu birikimlerin üzerinden geliştirdiği önce 41’ler hareketi ve daha sonra oluşan ‘Bu Memleket Bizim Platformu’nun (BMBP) motor gücü ve düşünsel önderliği, Kıbrıs Türk halkının yalnız emek güçlerini değil, iş dünyası, küçük üretici, esnaf, köylü, kadın ve gençlik potansiyelini ve toplumun tüm ilerici ve çözümden yana olan kesimlerini toplumsal ortak değerlerde buluşturan büyük bir devrimci dinamik oluşturmuştur. İşte bu temeldir ki, halkımızın demokratik desteği ile birleşerek, CTP’nin tarihsel birikimlerinin üzerine yaslanan Birleşik Güçler senteziyle, bir yandan CTP-BG’yi sokağa, Parlamento’ya, Hükümet’e ve Cumhurbaşkanlığı’na taşımış, diğer yandan da Kıbrıslı Türklerin referandumda ezici bir çoğunlukla “evet” demesini sağlamıştır. Bütün bunlar aslında, CTP’nin 1970’lerde üretilmeye başlanan politik projesinin doruğa varmasıdır.
(xv) Yaşanan tüm bu gelişmeler, Kıbrıs’ta çok yönlü süreçlere de kapı açmıştır. Parti, bir yandan Kıbrıslı Rumların referandumda “hayır” demiş olmasının sonucu olarak, Kıbrıslı Türklerde uyanan tepkinin statükocular tarafından çözümsüzlük mantığına desteğe dönüştürülmesinin önlenmesi için uğraşırken, diğer yandan da Kıbrıs sorununun çözümü için görüşmelerin yeniden Birleşmiş Milletler (BM) çözüm parametreleri temelinde başlatılması için yoğun çaba göstermiştir. Parti ayrıca, eldeki olanakları değerlendirerek, iki toplum arasındaki teması artırmak ve kısmi normalizasyona katkı getirmesi için sınır kapılarının, yani geçiş noktalarının artırılması ve geçiş kolaylıklarının gelişmesi amacıyla pek çok adım attı. Partinin bu adımlarına, örneğin Lokmacı, Bostancı ve Yeşilırmak kapılarının açılmasına dönük, hem Kıbrıs’ın kuzeyinden hem de güneyinden inanılmaz engeller çıkarılmaya, hatta bazı dönemlerde kapıların açılmayacağına dönük umut kırıklıklarının da doruğa çıkmasına karşın; CTP-BG hükümette, Mehmet Ali Talat da Cumhurbaşkanlığında etkin çabalar üretti ve iki toplumun ‘sağlıklı’ güçlerinin de desteği ile bu alanlarda önemli gelişmeler sağlandı.
(xvi) Parti, bunlara ek olarak, uluslar arası kuruluşlarla yakın ilişki içerisine girerek, Kıbrıslı Türklerin uluslar arası toplulukla ve uluslar arası hukukla ilişkisini geliştirmek için uğraş verdi. ‘Yeşil Hat Tüzüğü, AB Mali Yardım Tüzüğü, Direkt Ticaret Tüzüğü ve Taşınmaz Mal Komisyonu’ gibi konularda yoğun çaba gösterildi. Ancak, Partinin bu çabalarına direnç gösterenler yalnızca Kıbrıs’ın kuzeyinin statükocuları değildi. Kıbrıs’ın güneyindeki statükocular da çabalarımızı engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Bu konularda ne zaman engellerle karşılaşılsa, Kıbrıs’ın kuzeyindeki statükocular bu engelleri kendi içe kapanmacı yaklaşımlarının doğruluğunun ispatı olarak göstermeye çalıştılar. Diğer yandan, Parti’nin Kıbrıs’ın güneyi tarafından çıkarılan engelleri deşifre etme çabası da tabanda ve demokratik kamuoyunda zaman zaman anlaşılamadı ve tepki çekti. Bu noktada, Parti kadrolarının kullandıkları üsluptaki sertliğin de tabandaki ve demokratik kamuoyundaki tepkiyi beslediğinin altını çizmek gerekir. Bu arada Parti, çözüm sürecindeki müttefikleri olan ÇABP (Çözüm ve AB Partisi) ve BDH/TKP/TDP (Barış ve Demokrasi Hareketi/Toplumcu Kurtuluş Partisi/Toplumcu Demokrasi Partisi) yanı sıra, sendikalar ve belli aydınlar tarafından da eleştirildi. Bunların önemli bir kısmı, örneğin Mali Yardım Tüzüğü’nün yaşama geçmeyeceğine ve Taşınmaz Mal Komisyonu’nun (TMK) AİHM’de (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kabul görmeyeceğine dair kesin görüşler ileri sürerek bu konulardaki çalışmalara destek olmamakta bir beis görmediler. Aynı şekilde, Burgenstock’tan sonra gerçekleşen İbrahim Gambari sürecinin ilerleyememesinin sorumlusu olak CTP-BG’yi ve Talat’ı gösterme çabası içerisine girmekten dahi çekinmediler. Ancak, daha sonra Mali Yardım Tüzüğü’nün hayata geçmesi, TMK’nın AİHM tarafından etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilmesi ve Talat ile Hristofyas arasındaki görüşmelerin 23 Mayıs ve 1 Temmuz 2008 mutabakatlarının ardından 3 Eylül 2008 tarihinde BM gözetiminde başlaması gibi gelişmeler, CTP-BG’nin bu konularda ne denli haklı olduğunu ortaya çıkardı. Parti’nin bu alandaki en büyük eksikliği, kamuoyunu bilgilendirme aşamasında yaşandı.
(xvii) Bu arada Parti, yapılan tüm görüşmelere karşın Talat-Hritofyas müzakere sürecinde zemin olarak Annan Planı’nın kabul edilmesini AKEL’e kabul ettiremedi. Şövenizme destek oluşturabileceği endişesiyle, bu konuda Parti tabanı ve demokratik kamuoyu zamanında ve yeterince aydınlatılamadı. Konuyla ilgili olarak daha sonra yapılan açıklamalar da sağdan ve soldan “CTP-BG ve Talat çizgisini değiştirdi” şeklinde eleştiri aldı.
(xviii) Bu arada, Kıbrıslı Türklerin Annan Planı’na “evet” demiş olmasının yarattığı ortam ve ekonomik gelişme, halkımızın her alanda gelir ve yaşam düzeyinin yükselmesine yol açtı. Bu gelişmenin nedeninin çözüm dinamiği olduğunu yeterince anlatamamak, bir süre sonra bu yapının çözüm olmadan da devam edebileceği anlayışının gelişmesine yol açtı. Parti, bu durumun sürdürülebilir olmadığını anlatmak konusunda ciddi sıkıntılar yaşadı. Bunlara ek olarak, Parti, Hükümet, Yerel Yönetimler ve Cumhurbaşkanlığı ile Halk ve Sivil Toplum Örgütleri ilişkilerinde ortaya çıkan iletişimsizlik, organizasyon eksikliği ve Parti’ye bağlı bakanlıkların bürokrasisi tarafından yapılan bazı hatalar sıkıntı yarattı ve güvensizliğin gelişmesine yol açtı.
(xix) Tüm bu sorunlara karşın, CTP-BG’nin hükümette, Talat’ın da Cumhurbaşkanlığı’nda bulunduğu dönemde, demokraside, söz, düşünce ve anlatım özgürlüğünde 2003 öncesindeki durumla karşılatırılamayacak kadar olumlu gelişmeler yaşandı. Yurttaşlar, görsel, işitsel ve yazılı medya aracılığıyla görüşlerini özgürce dile getirme olanağına kavuştular. Nitekim, 2009 yılında UBP’nin (Ulusal Birlik Partisi) tek başına iktidara gelmesinden sonra, UBP’nin yaklaşımları neticesinde CTP-BG döneminde bu alanlarda yaşanan gelişmelerin önemi tüm toplum kesimleri tarafından daha rahat anlaşılmaya başlandı.
(xx) CTP-BG’nin hükümette olduğu dönemde demokratikleşme konusunda yaşanan gelişmelere ilişkin belli başlı örnekleri özetlemekte yarar vardır:
a. Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasını önleyecek ve askeri yargıçların yerine sivil yargıçların atanmasını sağlayacak düzenlemeler yapıldı.
b. Gericiliğin, söz ve anlatım özgürlüğüne yaptığı saldırıların sembolü haline gelen “Nilgün Orhon Öğretmen”in görevden alınması olayında, öğretmenimizin görevine dönmesi sağlandı.
c. 2002-2003 arasında sendikacılara açılan davalar düşürüldü.
d. Tüm sahillerimizi kapsayan askeri yasak bölge uygulaması değiştirildi.
e. Meclis’in önü toplantı ve gösterilere açıldı.
f. Lefkoşa’da kent içinde var olan, 1963-74 arasında inşa edilen eski barikatlar ve askeri düzenlemeler kaldırıldı.
Yukarıda belli başlı örnekleri sıralanan demokratikleşme hamlelerinin gerçekleştirilmesinden sonra, bugün, UBP iktidarının kararları ile, Meclis önünün (ağır polisiye tedbirlerle) demokratik gösterilere kapatılması, sendikacıların ve göstericilerin tutuklanması ve haklarında davalar açılması vb. durumlar, CTP-BG’nin halkımıza kazandırdığı demokratik değerlerin önemini açıkça göstermektedir. Bu olaylar, demokratik kazanımların yalnız geliştirilmesi değil ama korunması kültürünün ve sorumluğunun da önemini herkese göstermelidir.
CTP-BG’nin iktidarda olduğu dönemde yaşanan başka bazı olaylar da demokratik kazanımların korunması konusunda toplum olarak yaşadığımız başarısızlıkları ortaya koymaktadır. Örneğin, Maliye Bakanlığı’nın toplantı odasına içeride toplantı sürdüğü bir sırada bazı sendikaların teamüllerin dışında hareket ederek girmesi ve demokratik davranış biçimiyle örtüştürülmesi mümkün olmayan davranışlar sergilenmesi, gerici güçlerin demokratik hamlelerin geri alınması konusunda iştahını nasıl kabarttığını hatırlamak, bundan sonra yürüyeceğimiz yolda aynı hataları yapmamak açısından önemlidir. Nitekim Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun, son dönemde Meclis önünde göstericilere karşı kullanılan ölçüsüz şiddeti savunmak için ileri sürdüğü antidemokratik gerekçeler dikkat çekicidir.
(xxi) KKTC’de polisin sivil otoriteye bağlanması, CTP’nin yıllardır savunduğu son derece önemli bir demokratikleşme hamlesidir. Bununla birlikte, Parti’nin iktidarda olduğu dönemde bu konuda önemli girişimler yapılmış olmasına karşın, koalisyon hükümetlerinde bu olguyu yasalaştırıp hayata geçirebilecek çoğunluk sağlanamadığından dolayı bunun gerçekleştirilmesi maalesef mümkün olmamıştır. 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra kurulan CTP-BG/DP hükümetinin programının Meclis’te daha henüz okunmadığı bir aşamada, bu ciddi hükümet boşluğu içinde, Ercan Havaalanı’nda başlayan grev, bunun akabinde çevik birliğin hükümetin inisiyatifi dışında devreye girmesi ve bu suretle ciddi olaylara yol açılması, polisin sivile bağlanması olgusunun önemini bir kez daha en açık şekilde göstermiştir. Nitekim, açıkça hükümetin inisiyatifinin dışında gelişmiş bu olaydan sonra yaşanan benzer olaylarda bu tip girişimlere asla izin verilmemiştir.
(xxii) Partinin hükümette olduğu dönemde polis alımlarında uygulanmaya başlatılan sınav usulü sivilleşme açısından son derece önemli bir gelişme olmuştur. Amme Hizmeti Komisyonu tarafından gerçekleştirilen sınavların sivilleşme konusunda yaptığı katkının önemi, 2009’da erken seçime giderken, hükümetin zayıf bir dönemden geçtiği düşüncesiyle gerçekleştirilen sınavda başarı gösteren kişilerin polisliğe alınmaması uygulamasıyla daha da açık biçimde görülmüştür. Bu konuda açılan davalarda, sınavı kazananlar lehine çıkan hükümlerin dayanağının Partimizin iktidarda olduğu dönemde yaptığı düzenlemeler olduğunu unutmamak gerekir. UBP hükümeti döneminde, bu kez davayı kazananların işe alınmaması ise, gerçekten bu alanda siyasi erkin niyetinin ve konumunun etkinliğini göstermesi bakımından zihin açıcıdır.
(xxiii) Bugüne kadar hükümete gelen tüm partiler için olduğu gibi, CTP-BG’nin ortağı olduğu koalisyon hükümeti için de istihdam sorunu en ciddi sorunlardan birini teşkil etmiştir. Partizanlığı önlemek için kamuya girişte getirdiğimiz sınav sistemi genel olarak saygıyla karşılanırken, yıllarca kamudan dışlanan üye ve sempatizanlarımız indinde bir tepki yaratmıştır. Bu çelişki birçok yanlışlara sebebiyet vermiş ve bunun sonucunda ne işe girenler ne de giremeyenler memnun olmuştur.
(xxiv) Demokratik değerlerin kazanılmasına ve geliştirilmesine önem veren özgürlükçü sosyalist bir parti olarak CTP-BG’nin, özellikle iktidarda bulunduğu dönemle ilgili olarak yalnızca başarılarını sıralaması ve hatalarından hiç söz etmemesi, özeleştiri yapmaması beklenmemelidir. Süreç içerisinde ortaya çıkan belli başlı hataları şu şekilde sıralamak mümkündür:
a. İktidar döneminde, maalesef, parti içi idelojik ve politik çalışmalar ve parti dışında sivil toplumla da bu temeldeki tartışmalar ihmal edilmiştir.
b. Hükümet bütünlüğünde meydana gelen kırılmalar, bu arada 2007’de başlayan ekonomik durgunluğun 2008’de küresel krize dönüşmesi ve bunun bize etkisi, kuraklık gibi dışsal faktörlere yapısal sorunların eklenmesi ve bu yapısal sorunları değiştirmek ve gidermek için attığımız adımların bazılarına gösterilen direnç nedeni ile KKTC’de kendi kendine yeten bir ekonomi yaratma konusunda atılması gereken diğer adımları atmakta tutuk ve cesaretsiz davranılmıştır.
c. Çözüm siyaseti konusunda ittifak içinde olduğumuz TC hükümetinin ekonomik konularda bize destek yaratacağı beklentisi, Parti’nin doğru gördüğü bazı uygulamaları hayata geçirme aşamasında tutukluk yaratmıştır.
d. Eğitim Şurası’nda alınan kararların yaşama geçirilmesi aşamasında yaşanan direncin yarattığı şaşkınlık ve bu dönemde yaşananların tabanla ve demokratik kamuoyuyla paylaşılmasında ortaya çıkan eksiklik, Parti ile sendika yönetimleri arasında sıkıntı yaratmıştır.
e. Bazı parti kadrolarının sendikaların yönetimleri ile yaşanan ilişki ve iletişimlerde kimi zaman maalesef yeterince dikkatli davranmayarak tepkisel olabilmesi ve ayrıca bir kısım basın yayın organının bazı yayınlarında kullanılan dile ve üsluba yeterince özen gösterilmemiş olması, başta öğretmenler olmak üzere kamu görevlileriyle partinin karşı karşıya gelmesine yol açmıştır. Bu ise Parti’ye dönük güvensizliğin gelişmesine ve en geniş kesimlerde, ya sandığa gitmeme veya öfke ile UBP’ye yönelme gibi bir sapmaya dönüşmüştür.
f. Hükümetin ve bazı bakanların değişimi konusundaki beklentinin zamanında karşılanmamış olması, parti içi güç yarışlarının alttan alta gelişmesi, kadrolar arasında oluşan güvensizlik ve kırılmalar, CTP-BG’nin örgüt yapısının zayıflamasını ve 2002, 2003 ve 2004 devrimci hareketinin baskıya karşı dimdik gelişmesini sağlayan bu örgüt yapısının bütünlüklü hareket edememesini getirmiştir.
g. Kamuda çalışan hekimlerin çalışma şeklini düzenleyen “Kamu Sağlık Yasası” anayasal eşitlik ilkesini zedelemiş ve toplumun değişik kesimlerinde ciddi rahatsızlıklar yaratmıştır.
(xxv) Ayrıca, Kıbrıslı Rumlardan beklenmeyen “hayır” cevabı, Parti’nin kırk yıllık politik hedefini zedelemiş ve Kıbrıs Türk halkının moralinin darbelenmesine, statükocuların yeniden kendilerini üretme zemini bulmalarına yol açmıştır. Maalesef bütün bunlar, düşünsel, politik ve örgütsel zaafiyetlerle karşılaştığımız bir döneme denk gelmiştir. Bu arada, ülkedeki yapının sürdürülebilir olmadığı yönündeki saptamamıza karşın, yapıyı çözüm olmadan ama onun getirdiği dinamikle değiştirme çabalarımızın sağladığı Kıbrıs Türk halkının tarihinde görülmemiş ekonomik gelişme, demokratik ilerleme, refah düzeyindeki artış ve dış dünyadaki itibar artışı düzenin sürdürülebilir olduğu yanılsamasını yaratmış ve bunların tümünün birleştiği noktada statükocular kendilerini yeniden üretecekleri zemini bulmuşlardır.
II. CTP-BG’nin Uluslararası Alandaki Siyasal, Ekonomik ve
Toplumsal Değişimler Konusundaki Görüşleri
Özgürlükçü sosyalizmin, demokratik sosyalizmin ve sosyal demokrasinin ortak bir temel amacı vardır. Bu amaç, emeğe değer veren, kaynakların dengeli paylaşıldığı ve zenginlik dağılımının adil olduğu, eşitlikçi, sosyal devlet temelinde örgütlenmiş şeffaf ve adil toplumsal bir düzendir. Bu amacın öznesi ise insandır. Sosyalist Enternasyonal’e (SE) üye olan ve SE Bildirgesi’ndeki ilkeleri benimsemiş bir siyasal parti olarak CTP-BG, çalışan insanların çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme, işsiz insanlara iş koşulları yaratma çabalarını sürdürmeye; toplumsal varoluşumuzun sürmesi amacı ile verilen mücadeleye katkı koymaya devam etmektedir.
CTP-BG, bu çabaların tam anlamıyla başarıya ulaşmasında Kıbrıs sorununun çözümünün çok önemli bir katkısı olacağının ve Kıbrıs sorununun çözümünün de ancak federalizm temelinde gerçekleştirilebileceğinin bilincindedir. Bununla birlikte, Kıbrıs sorununun çözümüne ulaşamadığımız ortamda da, dün olduğu gibi bugün de, Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesi, barış, demokrasi, ekonomik kalkınma, insan hakları, sosyal adalet ve demokratik hukuk devleti mücadeleleri çerçevesinde sürdürülecektir.
1929 yılında yaşanan, tüm ülkeleri ve bütün insanlığı etkileyen dünya ekonomik krizinden sonra, günümüzde yaşanan ve 2007’den itibaren tüm dünyayı sarsan, hatta birçok ülkeyi neredeyse iflasa sürükleyen büyük küresel ekonomik kriz, dünyamızdaki derin yapısal dönüşümlerin yansıması olarak kabul edilmektedir. CTP-BG, dünyada farklı düzey ve şiddetlerde yaşanmakta olan bu dönüşümlerin, ülkemizde de yaşamın her alanında etkili olmaya başladığının, siyasal, toplumsal ve ekonomik açılardan ilerlemeyi ve gelişmeyi yaratacak ve bundan etkilenecek olan, insanı temel alan, ekonomik, siyasal, demokratik ve hukuksal değişim ve dönüşümlerin önünün açılması gerekliliğinin bilincindedir. CTP-BG, bu değişim ve dönüşümlerin barış ve çözüm mücadelesi ile bütünleşmesinin, insan hak ve özgürlüklerinin vücut bulması ve geliştirilmesinin en önemli temeli olduğu gerçeğine bağlı olarak mücadelesini sürdürmeye devam edecektir.
1. Küreselleşme ve Emeğin Dönüşümü
Küreselleşme, dünya kapitalizmine egemen olan finans çevrelerinin çıkarları ile ulusal sınırların çelişiyor olmasının da bir sonucudur. Günümüzde, bilginin ulaştığı boyutların üretime yansımasıyla, emek, sermaye ve bilgi yoğun yatırımlar, artık ekonomiye egemen olan şirketlerin, 19. yüzyıldaki şekliyle aile, 20. yüzyılın ortalarına kadar olduğu şekliyle ulusal şirketler aşamasının üstüne çıkmasına neden olmuş ve uluslararası bir boyut kazanmıştır. Marks’ın “Komünist Manifesto”da belirttiği gerçek bugün bu alanda daha bir netleşmiştir. Ekonominin küreselleşmesi, ister istemez hukukta, demokratik değerlerde, çevre, eğitim, sağlık, tarım, kültür vb. alanlarda da evrensel ilkelerin, ilişkilerin ve organizasyonların yaygınlık kazanmasına yol açmıştır. Küreselleşmenin getirdiği ve tüm dünyayı etkileyen çok yönlü ilişkiler ve çıkarlar manzumesi, artık ulus devletle çelişki oluşturmaktadır.
Yaşanan tüm bu gelişmeler, mülkiyet ilişkilerini de değiştirmiştir. 19. yüzyıl sonlarında, kapitalizmin bugüne kadar yapılmış en tutarlı eleştirisini yazan Marks, tarihsel materyalizm açısından bu düzenin yıkılmaya mahkûm olduğunu ileri sürerken, onu yönetenlerin de bu duruma karşı önlemler alacaklarını ifade ediyordu. Nitekim, bilimsel teknolojik devrim, özellikle bilgisayar kullanımının yaşamın her alanında yaygınlaşması, dünyayı alt-üst etmiş, hem emeğin hem de sermayenin yapısını değiştirmiştir. Günümüzde, emekçilerin bilgi yoğun emek değerleri pek çok yeni kazanımı gündeme getirirken, aynı zamanda özellikle gelişmiş ülkelerde ve gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda hizmet sektöründe göçmen işçilerin veya eğitim düzeyi yeterince gelişmemiş kesimlerin oluşmasına da yol açmaktadır. Belli emek kesimlerinin ve özellikle bilgiye dayalı alanlarda yoğunlaşmış eğitimli emeğin elde ettiği yeni sosyal ve ekonomik kazanımlar, onların toplum ve ekonomi içindeki konumlarını farklılaştırmaktadır. Aynı zamanda, sosyal yaşamdaki bu yeni gelişmeler, onların da kendi yaşamlarında özellikle göçmen işgücünün gerçekleştirdiği emek yoğunluklu alanlarda hizmet almalarını getirmektedir. Yaşam kalitesindeki gelişmeler, çalışanların, ileri teknoloji ürünleri, taşınmaz mal, hatta sermayenin yaygınlaşması sürecinde menkul kıymet edinme gibi konulardaki ilgisini artırmaktadır. Ayrıca, ekonomideki değişim, bilgi toplumunun gelişmesi ve yüksek teknoloji ile şekillenen alanlarda, küçük işletmeler ve bunların önemli ekonomik değer üreten yapıları da oluşmuş bulunmaktadır.
Bütün bu olumlu sayılabilecek gelişmelerin yanında, küreselleşme ve bunun sonucunda ortaya çıkan uluslar arası rekabet ve teknolojik gelişimin yarattığı yapısal işsizlik de yadsınamayacak boyuttadır. Özellikle teknolojik gelişimin sonucunda işsiz kalan milyonlarca emekçi için yeni iş alanlarının yaratılabilmesi, dünyadaki solun ve Kıbrıs’ın kuzeyinde CTP-BG’nin üstlendiği en öncelikli misyonlardan biridir. Örneğin, bankamatik cihazları ve kredi kartları aracılığıyla internet üzerinden yapılabilen interaktif bankacılık hizmetleri, bir yandan piyasada ihtiyaç duyulan nakit para dolaşımını azaltmış ve bankacılık hizmetlerinden yararlanmayı kolaylaştırmış ama diğer yandan da bankacılık ve finans sektöründe kasiyer olarak çalışan ya da buna benzer geri hizmetlerde görev yapan milyonlarca insanın işsiz kalmasına neden olmuştur. İşte yenilenmiş CTP, ortaya çıkan yapısal işsizlikle mücadele etmeyi en temel hedeflerinden biri olarak belirlerken, kendisiyle özdeşleşmiş olan emek en yüce değerdir ilkesine bağlılığını da yenilenen tezlerinde en üst sırada tutmaya devam etmektedir.
Emek ve sermayede yaşanan değişim ile hızla yaşam koşullarını ve yaşamsal değerleri de belirlemeye başlayan küreselleşmenin yoğun etkileri, Kıbrıs’ta da emek, sermaye ve siyasallaşmayı etkilemiştir, etkilemektedir. Ancak, Kıbrıs’ın kuzeyinde biz bu etkiyi pek çok yönü ile yaşarken, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü nedeni ile halkımız bu yeni durumun getirdiği hukuki, siyasi, toplumsal ve ekonomik birlik ve düzenlemelerin dışında kalmaktadır. Bu gelişmelerin doğrudan etkisi altına girerken, maalesef bunların doğrudan katılımcı unsuru olmak mümkün olamamaktadır. Bu durum bir yandan sonuçlardan etkilenirken diğer yandan bu yeni yapının dışında kalma sonucunu doğurmaktadır. Kıbrıs’ın güneyi ise, bu değişimleri hem yaşayan, hem de onların doğrudan aktörü olma özelliğine sahip olan yapısıyla, adanın bütününde yeni ve farklı bazı çelişkilerin doğmasına yol açmaktadır. Bu, hem toplumsal yaşamımızda, hem de adanın bütünleşme mücadelesinde yeni sorunları beraberinde getirmektedir.
Dünyada feodal dönemden kapitalist döneme geçilirken, feodal alanların ulusal pazar bütünlüğü içinde genişlemesi sonucu ulus-devlete geçişle birlikte mal ve hizmet dolaşımı ulus pazarında bütünleşmiş, ancak bu ulusal pazarın, ulusal gümrük ve ulus-devletin milliyetçilik temelinde yükselen siyasi, hukuki, askeri, idelojik ve politik duruşu ile sınırlanmış yapısı da gelişmişti. Bunun, sömürgecilik, yayılmacılık ve emperyalizm aşamalarını geliştirmesinin yanı sıra, evrensel bağlamda ulusların kendi aralarında acımasız rekabetine, savaşlara ve nihayetinde dünya paylaşım savaşlarına kadar insanlığı sürüklediği gerçeği ortadadır. Ayrıca, ulus-devletin bu sınırlılığının ulusları anti-demokratik rejimlere ve hatta faşizme kadar taşıyabildiği de açıktır.
Teknolojideki devrimle birlikte bilgi çağının üretim süreçlerinde yarattığı yeni ve önemli değişim, bu kez de mal, emek, sermaye ve hizmetlerin ulus-devlet sınırlarını aşarak serbest dolaşımını sağlamak gereksinimini yaratmıştır. Bu yüzden, ulusal sınırlar aşılmış ve yeni, uluslar arası siyasi, ekonomik, ticari, finansal, hukuki, demokratik, sosyo-kültürel ve güvenlik ihtiyaçları gelişmiştir. Böylece, bu yeni gelişme, ulus-devlet ile kaçınılmaz bir şekilde çelişkiye girmiştir. Uluslar arası ve bölgesel siyasi, ekonomik birlikler, ulus-devletin yetkilerini almaya ve bu yetki ve değerlerin evrenselleşmesi sürecini başlatmaya girişmişlerdir.
Mal ve hizmet üretimi, sermayenin ve emeğin serbest dolaşımı, uluslar arası sermayeye büyük avantajlar sağlarken, emek güçlerinin yeni ve evrensel birliklere, sendikalara, politik hareketlere ve demokratik oluşumlara dayalı gelişmesi de oldukça önem kazanmaktadır. Ancak, evrensel emek hareketinin, bugüne kadar, küreselleşen sermaye kadar başarılı olamadığı açıktır. Bu yeni durum, emekçi ve ilerici güçlerin, barış, eşitlik, demokrasi, insan hakları, çevre ve sosyo-kültürel politikalar gibi alanlarda evrensel bir mücadele yürütmesini zorlaştırmaktadır.
Uluslar arası emek hareketinin bugünkü gündemi, günümüz dünyasında küresel bir niteliğe bürünen ekonomi, bilgiye ulaşma yolları ve yeni teknolojileri insan odaklı bir sosyalist anlayış temelinde demokratik bir denetim altına almaktır. Bunun başarılabilmesi durumunda, tüm dünya insanlarının birlikte ve işbirliği içerisinde yaşayabilecekleri bir dünya toplumu ya da küresel bir toplum yaratılması hedefine ulaşmak mümkündür. Sosyalizmin hedeflemiş olduğu dünya toplumunu yaratmak, küreselleşme süreci deneyimleri ile bir ütopya olmaktan çıkıp, artık gerçekleştirilmesi daha olanaklı hale gelen bir gereklilik olarak kendini dayatmaktadır.
2. Küreselleşme ve Avrupa Birliği
Ulus-devlet anlayışının aşılmaya başlaması ile bu anlayışın doğduğu coğrafya olan Avrupa’da, sonuçta küreselleşmenin en çarpıcı sonuçlarından biri olan Avrupa Birliği olgusu gelişti. AB, özellikle Lizbon Antlaşması’yla birlikte, uluslar üstü bir yönetim biçimine evrilmeye başlamıştır. Bu yeni yapı ve olgu, yalnız ekonomik olarak, mal ve hizmet ile sermaye ve emek dolaşımının serbestliği üzerinde değil, demokratik değerler, mülk edinme hakkına, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, fikri ve sınai haklara saygı, verimlilik ve sosyal politikalar üzerinde de yükselmektedir. Ayrıca, bu yapı içinde, Avrupa halklarının ve demokratik güçlerinin geliştirmeye çalıştığı bir Sosyal Avrupa mücadelesi de sürmektedir. İşte bu yapı, her ülkenin öz yapısı ve yönetim koşulları üzerinde ciddi biçimde belirleyicidir. Bu noktada, çözümsüzlük şartlarını aşmak ve Kıbrıs Türk halkını federal bir yapıda siyasi eşit olarak adanın bütünlüğü içinde AB’ye taşımak, ülkemiz ve Kıbrıslı Türkler açısından, hem varlığımızın korunması hem de geliştirilmesi açısından oldukça stratejik bir öneme sahiptir.
Partimiz, bilgi çağının getirdiği küreselleşme sürecine bağlı olarak Kıbrıs’ın kuzeyinde de tüm alanlarda ciddi değişim ve dönüşümlere ihtiyaç duyulduğunu tespit etmekte, bundan ötürü reformcu bir anlayışı benimsemektedir.
Bilgi çağında yaşanan değişimler, küreselleşmenin yanı sıra özelleştirmeyi de kapsamaktadır. Özgürlükçü sosyalist bir parti olarak CTP-BG, küresel düzeyde ekonomik değişimin bir boyutu olarak karşımıza çıkan özelleştirmeyi, özellikle de küreselleşmenin getirilerinden kısıtlı düzeylerde faydalanabiliyorken, gözü kapalı savunulabilecek bir uygulama olarak algılamamaktadır. Partimiz, özelleştirme uygulamalarının tüm dünyada özellikle çalışan kesimler açısından ciddi riskler de içermekte olduğunun bilinciyle bu olguyu ele almaktadır. Diğer taraftan, bize göre örneğin eğitim ve sağlık alanlarında kamuya ait kurumların özelleştirilmesi de sosyal devlet ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bunun yerine bu gibi kamu kurumlarının etkililiğini, verimliliğini ve kalitesini artırarak benzeri kurumlarla rekabet edebilir bir düzeye ve duruma getirilmesine çalışılmalıdır. Bu türden kamu kuruluşlarının özelleştirilmesine dün olduğu gibi bugün de karşı duran Partimiz bu kurumların bazı hizmetlerinin özelleştirilmesini daha iyi, daha kaliteli ve daha sürdürülebilir bir hizmet verme anlayışı açısından uygulanabilir bir yöntem olarak görmektedir. Örneğin, CTP-BG’nin hükümet döneminde hastanelerdeki temizlik ve yemek gibi hizmetlerin özel sektörden hizmet alımı şeklinde uygulamalarla sürdürülmeye başlanması benzeri uygulamalar oldukça önemli kalite yükselmesi yaratmıştır. Aynı şekilde enerji sektöründe de özelleştirme yaklaşımının ülkemiz için sakıncaları vardır. Enerji sektöründe de eğitim ve sağlıkta olabileceği gibi bu nedenle özelleştirme yerine yalnızca bir kısım uygun olabilecek hizmet alanlarında özel sektörden hizmet alma yollarına gidilebileceği üzerinde durulabilir. Bununla birlikte içinde bulunduğumuz koşullarda ülkemizde özelleştirme adı altında gündeme getirilebilecek olası yanlış uygulamaların, olumlu sonuçlar doğurma açısından küresel gelişmelerle paralellik arz etmeyeceği tespitini yapmaktayız. Bu olası yanlış uygulamalarla Kıbrıslı Türk emek ve sermaye birikimlerinin varlığı ve etkinliği risk altına girebilir diye de bir endişe taşımaktayız. Tüm bu hassasiyetlerimiz, Kıbrıs’ın kuzeyinde gündeme gelebilecek özelleştirme uygulamalarında, her bir kurumun durumunun her yönden detaylı bir şekilde incelenmesinde ve toplumsal çıkarlarımıza halel getirilmeksizin, söz konusu uygulamaların yaşama geçirilmesinde partimize büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Ancak her şeye karşın bilinmelidir ki Partimiz KIB-TEK’in, Telekomünikasyonun, Hava ve Deniz Ulaşımının, Kooperatif ve Kamu Bankalarının, Su ana kaynaklarının ve benzeri temel kurumlarımızın özelleştirilmesine ve taşeron eliyle çalıştırılmasına karşıdır ve bu kurumlarımızın ancak özel sektör paydaşlarıyla birlikte daha verimli hale getirilip insanlarımıza daha iyi hizmet götürmeleri konusunda yapılabilecek çalışmalara mülkiyet ve ana hizmetleri kamunun elinde kalacak şekilde destek verebilir.
Partimiz, küreselleşmeyi karşı durulamayacak bir olgu olarak ele alırken, bu noktada alternatif küreselleşme hareketlerini de göz önünde bulundurmaktadır. Avrupa Birliği vizyonumuzun temelinde, bu bölgesel birlikteliğin hukuksal yapısı sayesinde Kıbrıslı Türklerin küreselleşmenin negatif etkilerinden korunabileceği üzerinde de durmaktayız.
CTP-BG, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünden dolayı Kıbrıslı Türklerin küreselleşmenin sunduğu olanaklardan yeterince yararlanamamakta olduğunu tespit etmektedir. Örneğin, küreselleşmenin hız kazanmasında etkili olan iletişim ve ulaşım teknolojileri ve kullanımı tüm dünyada günden güne ucuzlarken, ülkemizde gerek iletişim gerekse ulaşım hizmetleri halen çok pahalıdır.
Partimiz, Kıbrıs’ın kuzeyinde başlatmış olduğumuz AB uyum sürecinin, AB vizyonuna sahip olmayan partilerin iktidar döneminde yeterince sahiplenilemediğini gözlemlemektedir. Bu süreci başlatan parti olarak CTP-BG, her koşulda Kıbrıs’ın kuzeyinde AB kurumlarının yürüttüğü çalışmaların halkımız tarafından dikkatle izlenmesini, bu noktada siyasal alanda partimizce her türlü katkının yapılacağını vurgular. Aynı şekilde, başta AB Koordinasyon Merkezi olmak üzere, Kıbrıslı Türklere ait kamu ve özel kurumların da çalışmalarının sürekli izlenerek denetlenmesi bize göre önemlidir. AB uyum sürecimizin önemli bir boyutu olan yasal mevzuatın, AB direktifleri ile uyumlaştırılması sürecini de önemsemekteyiz. Bu kapsamda hükümetlerin iyi performans sergilemesi ve devlet katında AB’ye uyumun hızla gerçekleştirilebilmesi gerekmektedir.
AB ile ilgili bir başka önemli konu ise, Kıbrıslı Türklerin taleplerinin AB yetkililerine birinci ağızdan iletilebilmesi ihtiyacıdır. Kıbrıs sorunu, gündeme gelen tüzükler, Kıbrıs’ın özel koşullarında tartışılan farklı uygulamalar başta olmak üzere, Kıbrıslı Türkleri doğrudan ilgilendiren tüm konularda AB’nin bizi muhatap alması ve süreçlere müdahil etmesi Partimizce bir koşul olarak ele alınmaktadır.
3. Küreselleşmenin Yarattığı Sorunlar
Küreselleşmenin olumlu sayılabilecek etkilerinin yanında, zengin ve fakir ülkeler arasında yarattığı derin uçurumları da görmezden gelmemek gerekmektedir. Bu olumsuz gelişmenin doğal iki sonucu, büyük ve zengin ülkelerin emperyalist yayılmacı eğilimleri ve mikro milliyetçiliktir. Bu konuda en çarpıcı olumsuz örnekler, Irak’ın işgalinin ve Yugoslavya’da mikro milliyetçiliğin yarattığı yıkımlardır. Bu ülkelerde yaşananlar bizim için en temel değerlerden biri olan halkların dostluğuna ve kardeşliğine ciddi bir darbe vurmuştur.
CTP-BG bu noktada, küreselleşmenin sonucu olan emperyalizmle ve mikro milliyetçi hareketlerle değil, barış, adalet, eşitlik, demokrasi ve insan hakları için mücadele eden uluslar arası hareketle dayanışma içerisindedir.
CTP-BG’ye göre, bilimin her alanında ve teknolojide yaşanan hızlı değişimler, paradigmatik dönüşümler ve devrimler, insanlar ve halklar arasındaki eşitsizlikleri derinleştirmek yerine, çevreyi ve dünyayı korumak, tüm insanlara yeni iş alanları yaratmak, teknolojiyi kullanarak iş yapan insanlar yetiştirmek amacı ile kullanılmalıdır.
Bugünün teknolojik devriminin yarattığı en önemli sorunlardan biri de, dünyayı yok etmekle tehdit eden bir silahlanmanın ve çevreyi ve doğal dengeyi tehdit eden bir “gelişme”nin ortaya çıkmış olmasıdır. Denetim dışı sanayi ve teknolojinin dünyamızda yayılması, yaşam ortamlarının insanlık aleyhine yozlaştırılması, dünyamızın ve insanlığın geleceği için yaşamsal öneme sahip olan doğal kaynakların akıl almaz bir şekilde tüketilmesi ve sömürüsü, dünyamızın yaşam koşullarını geri dönülmesi mümkün olmayan bir şekilde tehdit etmektedir. Dünyamızda, kendi dengeleri içerisinde kullanıldığı takdirde, kendini ve insanlığı beslemeye yeterli olan doğal kaynaklar mevcut olmasına karşın, bazı ülkelerin aşırı sömürü güdüleri nedeniyle, özellikle Güney yarım küredeki birçok bölgede, toplumlar açlık ve ölüm tehdidi altında yaşamaktadırlar.
İletişim teknolojilerinin gelişmesi ve bu alandaki küreselleşme, bu teknolojilere sahip olanların manipülatif çabaları sayesinde, uyuşturucu ticaretinde, seks köleliğinde, insan ticaretinde, insan kaçakçılığında, şiddet eğilimlerinin artmasında, gençlerin depolitizasyonunda ve toplumsal duyarlılıklarının azalmasında, kadınlara, çocuklara, güçsüzlere karşı saldırganlığın gelişmesinde, yabancı düşmanlığında, ırkçılıkta vb. alanlarda insanlığı çürüten olgularda ciddi bir patlamanın yaşanmasına yol açmıştır. Ülkemizde de son yıllarda giderek artan uyuşturucu kullanımı, gece kulüpleri, casinolar ve her türlü kumar merkezleri, bilinçli yaratılan bağımlılıklar, toplumumuz adına endişe verici boyutlara ulaşmıştır. CTP-BG, toplumsal birliğimize ve çok kültürlü yapımıza tehdit unsurları içeren, turizme katkı diye kurulmuş olmalarına karşın ülkede herhangi bir katma değer de yaratmayan tüm bu türden yapılanmalara karşı olduğunu toplumsal duyarlılığı ile bir kez daha vurgulamaktadır.
A. Kuzey ve Güney Yarım Kürelerin Eşitsizliği
Son zamanlarda dünyamızda yaşanan çeşitli olaylar ve krizler, artan bir hızla uluslar arası bir nitelik kazanmaya devam etmektedir. Petrol krizi ve sarsıntıları, döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve borsaların çökmesi, dünya ekonomilerinin birinden öbürüne doğrudan geçmekte ve bütün ülkeleri derinden etkilemektedir. Bu arada, teknolojik alanda yaşanan hızlı değişimler ve özellikle yeni bilgilenme teknolojileri, bir kitle kültürünü dünyanın her köşesine hızla yaymaktadır. Ayrıca, çok uluslu şirketlerin finansal kararları, bir gecede tüm dünyada çok derin ve uzun vadeli etkiler yapabilmektedir. Dünyadaki bütün ülkeleri eş zamanlı ya da ardışık olarak etkileyen bu gelişmelerin yanı sıra, ulusal ve uluslar arası çatışmalar da, kıtasal ve kıtalar arası boyutlarda çok büyük ve giderek daha da artan sığınmacı akımlarına ve göçlere yol açmaktadır. Eskiden Doğu ile Batı arasında var olan küresel sürtüşme, şimdilerde yerini özellikle Kuzey ile Güney yarım küreler arasındaki ekonomik nedenlere dayalı eşitsizliklerden doğan tehlikelere bırakmıştır. Ekonominin küreselleşme ile birlikte giderek daha da uluslar arası bir nitelik kazanması, “Soğuk Savaş” döneminde egemen olan iki kutuplu dünyayı kırıp parçalamıştır. Özellikle son yıllarda küryerel politikaları hayata geçirerek hızla gelişen Latin Amerika’da yeni sanayi güçleri ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda, Çin ve Uzak Asya ülkeleri gibi yeni uluslar arası çapta güçler de dünya sahnesinde yer almaktadırlar.
Dünyamızda son yıllarda yaşanan gelişmeler ve ekonominin küreselleşmesi nedeniyle, karşılıklı bağımlılık daha da öne çıkan bir olgu olmuştur. Kuzey ve Güney yarım kürelerdeki eşitsizliği ve ekonomik dengesizliği giderebilmek amacıyla, Birleşmiş Milletler’in desteği de alınarak, günümüzde Güney yarım küreye dünyada daha eşit bir rol tanıyacak çok yanlı kurumları yaratmak her zaman olduğundan daha da önemlidir. Tüm dünyayı kapsayan düzeydeki ekonomik bunalım ve para arzını kısıtlayan tutucu politikaların yoksul ülkeler üzerindeki yıkıcı etkisi, dış satım pazarlarını silip yok etti, borç bunalımını şiddetlendirdi ve yoksul ülkelerin kriz dönemlerine gelene dek gerçekleştirebildikleri ilerlemeyi de etkisiz kıldı. Böylece, borçlu ülkelerin giderek kötüleşen ekonomileri ve düşen yaşam standartları, alacaklı ülkelerde de işsizliği körükleyen bir etken haline geldi. Oysa Güney yarım küredeki ekonomik ve toplumsal gelişmeleri pozitif anlamda uyaracak programlar, dünya ekonomisini bir bütün olarak ileriye götürmek için bir araç olabilir ve olmalıdır. Bu konular, dünya çapında daha geniş kapsamlı ekonomik stratejilerin, kaçınılmaz ve olmazsa olmaz temel parçaları olarak görülmelidir.
Afrika’nın birçok bölgesinde var olan ırk ayrımına dayalı rejimlerin devamı, sadece buradaki ulusların çoğunluğuna karşı bir suç olmakla kalamaz; bu, tüm insanlığın olduğu gibi, özellikle özgürlükçü sosyalistlerin hem bir sorunudur hem de dayanışma gösterilmesi gereken evrensel bir sorumluluktur. Dünyanın hemen her bölge ve ülkesinde olduğu gibi, Afrika’da da insan hakları ve demokrasi savaşımı, ekonomik ve sosyal adalet kavgası ile birlikte yürümektedir. İşte tüm bu eşitsizlikler dikkate alınarak, Kuzey ile Güney yarım küreler arasında dayanışma anlamında, Güney yarım küre için ekonomik gelişmenin önceliği tartışılamaz. Dayanışma çağrısı, kökeni ister sosyalist ister başka olsun, gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğa son vermek için basit bir formül bulunduğu anlamına gelmemektedir. Dayanışmanın ilerletilmesi için, BM de yeni dünya koşullarına göre yeniden yapılandırılarak eşitsizlikleri gidermede ve geri kalmış ülkelerin kalkınmasına katkıda aktif rol almalıdır. Bu bağlamda, başta SE üyelerine büyük görevler düşmektedir. Özellikle geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomilerin, ticaret engellerinin azaltılmasına, pazarlara daha iyi açılabilmeye ve teknoloji aktarımına gereksinimleri vardır. Bu ülkelere ve ekonomilerine, kendi bilimsel kaynaklarını geliştirebilmeleri, örneğin, biyoteknolojiden ve ikinci el teknolojilere bağımlı kalmaktan kurtarılmaları için destek verilmelidir. Daha yoksul ülkeler söz konusu olduğunda, gelişmiş ülkelerin bu ülkelere ekonomik yardım yapmaları yaşamsal bir öneme sahiptir. Dünyanın değişik bölgelerindeki bu yoksul ülkelerin çoğu için toprak reformu, çiftçileri sürekli besin üretmeye özendiren önlemler ve kırsal kültürlerdeki işbirlikçi geleneklerin desteklenmesi de ayrıca gereklidir. Ancak, dünyada artan besin üretimi kendi başına özellikle fakir ülkelerdeki açlığa son veremez. Üzüntü vericidir ki, bazı durumlarda, dış satıma yönelik tarımdaki bir artış, geleneksel besin sağlama düzenini bozabilir; aynı anda hem tarım verimini hem de açlığı artırabilir. Besin ve çalışma hakkını güvenceye almak siyasal düzenin görevi olmalıdır. Güney yarım küre ile işbirliği programları, hem ekonomik büyümeyi hem de gelirin hakça dağılımına yönelik gelişme hedeflerini desteklemelidir. Yardım programları en yoksulların gelişmesine odaklanmalı, gelişmeyi dumura uğratan toplumsal yapıların dönüştürülmesine ve toplumda kadının konumunun iyileştirilmesine yardımcı olmalıdır. Bunların yanı sıra, çocuklar için eğitimden sağlığa kadar her türden özel programların işe vuruk hale getirilmesinin önemi oldukça büyüktür. Ayrıca, kooperatifler ve halk hareketleri aracılığıyla yapılan yardımlar da demokratik gelişmeyi güçlendirmeye hizmet edecektir.
B. Küreselleşme ve Çevre Sorunu
Tüm dünyayı kapsayan ve göğüslenmesi gerekli önemli ve temel bir sorun da, çevre bunalımıdır. Hem Kuzey hem Güney yarım kürelerde çevre dengesi tehlike içindedir. Her yıl artan bir biçimde hayvan ve bitki türleri yok edilmekte ve kimyasal gazların artması sonucunda özellikle ozon tabakasının delindiği ve bu deliğin büyüdüğü yolunda kanıtlar artmaktadır. Kuzey yarım kürede, sorumsuz sanayicilik ormanları pervasızca yok ederken, sorumsuzca ve duyarsızca davranan, gözlerini para hırsı bürümüş acımasız kapitalistler de, Güney yarım kürede bulunan ve bütün dünyanın varlığını sürdürmesi için yaşamsal öneme sahip olan yağmur ormanlarını korkunç bir hızla küçültüp yok etmektedirler. Zengin ülkelerde toprak kirlenmesi giderek artmaktadır. Plan, program, dayanışma eksikliğinden ve denetimsizlikten, yoksul ülkelerde bulunan çöller hızla büyümektedir. Dünyanın birçok bölgesinde temiz su sıkıntısı vardır ve bu sıkıntı tüm dünyaya yayılmaktadır. Dünya hepimizin ortak evi olduğundan ve başka da bir evimiz bulunmadığından dolayı, çevrenin korunması için evrensel işbirliği şarttır; çünkü çevreye verilen zarar ulusal sınırları aşarak tüm dünyaya hızla yayılmaktadır. Çevre sorunu, her şeyden önce doğanın doğal devirleri arasındaki ilişkilerin sürdürülmesi sorunudur; çünkü ekolojiyi korumak, çevreyi yeniden diriltmekten hem daha ucuzdur hem de daha sorumlu ve duyarlı bir tavırdır. CTP-BG, çevreye zararlı bütün ürün ve süreçlerin, doğanın gelişmesini destekleyen seçeneklerle değiştirilmesi yönünde ortak uluslar arası çabaları destekler ve savunur.
Kıbrıs adası etrafındaki Akdeniz’in küresel sorunlar sonucunda kirlendiğini, iklim değişikliğinin getirdiği yeni sıkıntılarla karşı karşıya kaldığını ve bu bölgedeki ülkelerin, başta kuraklık olmak üzere pek çok sıkıntıyla boğuşmak zorunda olduğunu bilmekteyiz. Enerji üretimi için, hem Kıbrıs’ın kuzeyinde hem de güneyinde fosil yakıtlar tüketilerek, atmosfere maalesef çok önemli ölçüde karbondioksit salınımı sağladığımız da bir gerçektir. Bunun azaltılması için, Kıbrıs’ta ortaklaşa alternatif enerji kaynaklarına yönelmek kadar, inşaat veya ekonomik gelişme adına doğanın daha fazla tahribine dönük gelişmeleri denetlemek ve engellemek de önemli bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Gerek doğadaki hayvanların ve bitki örtüsünün bilinçsizce yok edilmesi, gerek orman alanlarının yangınlarla ve imar plansız inşaatlarla giderek azalması, gerek tarımsal arazilerin iskana açılması, gerekse de kıyılarımızın ve denizlerimizin aşırı kirletilmesi Kıbrıs’ın kuzeyindeki en önemli çevre sorunlarındandır. CTP-BG tüm çevre sorunlarını bütünlüklü çözmek ve gelecek kuşaklara sürdürülebilir çevre emanet etmek için doğa ile bir barış anlaşması yapmak ister. Kıbrıs’ın kuzeyinde başlangıcı 20. yüzyılın ortalarına dayanan CMC maden atıklarının yarattığı çevre felaketi ve son yıllarda Dikmen çöplüğü Mağusa Serbest Liman Bölgesi, Haspolat Arıtma Tesisleri Bölgesi başta olmak üzere daha birçok bölgemizde yaşanan devasa çöp yığınları insan yaşamını tehdit etmektedir ve acilen bu ve benzeri sorunlara çözümler üretilmelidir.
Kıbrıs ve bölgemizdeki ya da dünyadaki herhangi bir ülke, çevreyle ilgili kabul edilemez sistemlerin ya da zengin ekonomilerin zehirli artık ve atıklarının çöplüğü haline getirilmemeli, böyle bir duruma izin verilmemelidir. Hem Kuzey hem Güney yarım kürede yenilenebilir enerji kaynakları ve merkezci olmayan mal ve kaynak sağlama yapıları özendirilmelidir. Bunun yanında, ulusal sınırları aşan çevre tehlikelerini ve felaketleri saptayacak bir uluslar arası erken uyarı sistemi kurulmalı ve işlevsel olarak çalışmalıdır.
C. Küreselleşme ve Teknolojik Gelişmenin Toplumsal Denetimi
Teknoloji devrimi, bu kuşağın ömrü içinde çevrenin ve kaynakların işletilmesinin koşullarını çok derinden değiştirmekte ve giderek daha da fazla değiştirmesi beklenmektedir. Üstelik bu değişimin sarsıntısı bütün dünyada yaşanacaktır. Ancak bu dönüşüm, giderek, bireyin daha merkezi bir şekilde kontrol edilme tehlikesini de getirirken, bireysel hakların, bilgi ve değerlerin korunması olgusunu daha da bir önemli kılmaktadır. Teknoloji, elbette ki yalnızca bir yansız bilim ve cansız makineler konusu değildir. Genel olarak belli çıkarların teknolojiyi yönlendirdiği bilinmektedir. Yeni teknolojilerin sunduğu olumlu fırsatları insanlığın yararına kullanmak, denetimsiz gelişmelerin risklerini ve tehlikelerini en aza indirgemek ve toplumsal açıdan kabul edilemeyecek teknolojileri önlemek için, teknolojinin kendisi de toplumsal denetim altına alınmalıdır.
Toplumsal ilerleme, teknolojik ilerlemeyi gerekli kılar ve teknolojik ilerlemenin esin kaynağıdır. Teknolojik ilerleme, Güney yarım küre ülkeleri ve geri kalmış ülkelerin özerk gelişimlerine, kaynaklarını israf etmek yerine seferber etmelerine ve işsizliği artırmak yerine yeni iş alanları açılmasına katkı sağlamalıdır. Teknolojik gelişim sürecinde doğabilecek yapısal işsizlik riskine karşı, emeğin korunması, insan sağlığının desteklenmesi, eğitim ve işyerinde güvenliğin artırılması konuları özendirilmeli ve dikkate getirilerek yaygınlaştırılmalıdır. Teknolojinin yaygın kullanımı ile birlikte, ekonomik hakların elde edilmesinin kolaylaştırılması ve iş yaşamında halkın karar verme alanlarının genişletilmesi sağlanmalıdır. Teknolojik ilerlemeler, bireyin demokratik, kişisel ve toplumsal haklarının ve özel yaşam alanının devletçe, büyük tekellerce ve gizli-açık odaklarca kısıtlanması, gözetim altına alınması, başta haberleşme özgürlüğü olmak üzere yaşama dair tüm alanlarda devletin veya büyük sermaye odaklarının kontrol ve baskısının artırılması amacıyla kullanılmamalıdır. Teknolojik gelişmeleri belirleyecek ve denetleyecek standartlara dünya çapında uyulmasının güvence altına alınması için, teknolojiyi ölçüp değerlendirecek kurumlar ve yöntemler geliştirilmelidir. İnsanın kalıtımsal özüne müdahale ve yeni üreme yöntemleri ile kadınların sömürülmesi, uluslar arası toplum tarafından engellenmelidir. Aynı anlayışla insanlığı nükleer, biyolojik, genetik ve kimyasal tehlikelerden koruma yolları da bulunmalıdır.
4. Demokratik ve Özgürlükçü Sosyalizmin Uluslararası Birliği
ve Yeni Bir Demokratik Düzen
Küreselleşmenin son derece hızlı bir biçimde gerçekleştiği günümüzde demokratik ve özgürlükçü sosyalizmin hedeflerine yalnızca birkaç ülkede ulaşılamaz. Dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan insanların kaderleri, her zaman olduğundan daha çok birbirine karşılıklı bağlıdır. Bu nedenle, dünyanın çeşitli sosyalist partileri, hem ulusal hem de uluslar arası amaçlarına ve çıkarlarına yönelik olarak birlikte çalışmalıdırlar. Tarihi 1864’e kadar uzanan Sosyalist Enternasyonal (SE), bu amaca hizmet için 1951’de Frankfurt Bildirgesi ile yeniden kurulmuş ve 1989 Stockholm Bildirgesi ile yenilenmiştir.
SE, ulusal tarihleri ve hareketleri kendi içinde birleştirir, ancak, uluslar üstü ve merkeziyetçi bir örgüt değildir. SE, aynı ilkeleri paylaşan ve üyeleri birbirlerinin bilgilerinden yararlanmak, sosyalist düşünceyi ortak olarak yaymak ve bu amaca yönelik olarak uluslar arası düzeyde çalışmak isteyen birbirinden bağımsız partilerin bir derneğidir.
Sosyalist Enternasyonal’in amacı, değişik ülkelerde özgürlükçü bir anlayışla çoğulcu demokratik sosyalizmin değerlerini destekleyip yaymanın değişik yolları bulunduğunun bilincinde olarak, bu dayanışma ve işbirliğini kolaylaştırmaktır. Her üye parti, Sosyalist Enternasyonal’in kararlarını kendi ülkesinde nasıl uygulamaya koyacağından kendi sorumludur.
Son yıllarda Sosyalist Enternasyonal, Latin Amerika’daki ve Karaibler’deki belirgin büyümeyle ve öteki kıtalardaki yeni üyelerle, daha da uluslar arası bir nitelik kazanmıştır. Dünyanın her yerindeki çoğulcu ve özgürlükçü anlayıştaki demokratik sosyalist hareketlerle işbirliği içinde olmak, Sosyalist Enternasyonal’in hedefidir.
1951 ve 1989 bildirgelerinden bu yana dünya ülkeleri ekonomik ve toplumsal açılardan yakınlaşmış, ancak demokratik bir birlik oluşması ve dayanışma açılarından aynı yakınlaşma henüz gerçekleşememiştir. Yine de günümüzde, sosyalist hareketin dünya görüşü ve uygulamalarında gerçek anlamda uluslar arası bir niteliğe kavuştuğu açıktır.
Yerine getirilmesi gereken uluslar arası görev, yeni ve demokratik bir dünya toplumunun oluşturulmasından başka bir şey değildir. Dünyamızdaki çeşitli güçlerin ve blokların, ulusların ve özel şirketlerin, gezegenin siyasal yapısını kendi öz çıkarlarının bir yan ürünü gibi biçimlendirmelerine SE olarak izin verilemez.
Bu yeni demokratik dünya toplumunun yaratılmasında BM’nin güçlendirilmesi önemli bir adımdır. Belli başlı uluslar arasında görüş birliği olduğunda, barışın kurulması ve korunması için önemli girişimler mümkün olur. WHO, UNDP ve UNICEF gibi Birleşmiş Milletler’in alt kuruluşları değişik ülkelerin hükümetlerinin ve yurttaşlarının ortak uluslar arası amaçlar uğruna başarıyla bir arada çalışabildiklerini göstermiş, kanıtlamıştır.
Ayrıca, Partimiz CTP-BG, NATO ve benzeri askeri ittifaklara ve bu ittifakların silahlanma, askeri saldırganlık ve benzeri gelişme potansiyeli taşımasına ve savaşlar yaratmasına kesinlikle karşı olduğunu vurgulamaktadır.
Ayrıcalıklı birkaç kişi, insanların çoğunluğunun düşlerinin ötesinde bir yaşam düzeyinin tadını çıkarırken, milyonlarca insanın ancak dişiyle tırnağıyla yaşama tutunabildiği bir köklü eşitsizlik dünyasında, adalet ve barış adına yasalar çıkarılabileceğini varsaymak gerçekçi değildir.
İlk kapitalist ülkelerdeki sosyalist/toplumcu mücadeleler, gönenç ve dayanışma alanında yararlar sağladılar ve bunun sonucunda da, söz konusu ülkelerde demokrasinin yayılması mümkün oldu. Aynı şekilde, uluslar arası düzeyde eşitsizliğin kaldırılması, demokratik dünya toplumuna giden yolda ileriye doğru önemli bir adım olacaktır.
Halkların sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı verdiği mücadeleler, ulusal kurtuluş savaşları, sosyalizm mücadeleleri, tekelci sermayenin faşist idarelerine ve emperyalizmin desteklediği faşist yönetimlere, ırk ayrımcılığına, dar milliyetçiliğe, ayrılıkçılığa ve hegemonyacılığa karşı verilen mücadeleler, yalnızca ilgili ülkelerde değil, tüm dünyada, demokrasi, insan hakları ve barış düşüncesi ile sosyalist değerlerin gelişmesini ve kurumsallaşmasını getirdi. Daha adil bir dünya; demokrasi, barış ve sosyal adaletin hayatın her alanında sağlanmasının temeli ve enerji kaynağıdır.
Bütün bu sosyalist ideallerin hemen başarılabileceği gibi bir hayal içinde değiliz. Bununla birlikte, görüş birliğine ve işbirliğine dayalı çoğulcu ve demokratik bir dünyanın yaratılması, insanlığın ilerlemesi için gerekli bir koşuldur. Bu, hem yerine getirilmesi gereken bir görev, hem de büyük bir fırsattır. CTP-BG, bu ideal ve hedef için, SE yanı sıra, bu değerlere önem veren ve ilerlemeyi savunan tüm akımlarla ve toplumsal güçlerle birlikte çalışmaya, bu insanlık görevini yerine getirmeye, çocuklarımızın barış, özgürlük, dayanışma ve eşitlik içinde yaşayabileceği ve çalışabileceği şeffaf ve adil bir dünya için çaba harcamaya ve mücadele vermeye hazırdır.
5. Yeni Bir Gelişme Modeli
Bütün dünyada iş alanı ve zenginlik yaratabilmek için, ekolojik açıdan dengeli bir gelişmeye gereksinim vardır. Ekolojik ve toplumsal zorunluluklara göre tasarlanmamış büyüme, ilerlemeye karşıdır; çünkü çevreye zarar verir ve iş alanlarını yok eder. Pazar sistemi, hiçbir zaman kendi başına, ekonomik büyümenin toplumsal amaçlarına ulaşmasını sağlayamaz. Bu nedenle, yaşamın niteliğini iyileştirirken, geleceğe de olanaklar açan bir gelişmeyi desteklemek, demokratik bir ekonomi politikasının meşru işlevi olmalıdır.
Bu amaçları dünya çapında gerçekleştirebilmek için, gerçek anlamda yeni bir uluslar arası ekonomik düzen kurmak kesinlikle zorunludur. Bu ekonomik düzen, sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını uzlaştırmalıdır. Parasal ilişkilerde köklü bir reform, uluslar arası ekonomik işbirliği için gerekli koşulları yaratmalıdır. Daha eşitlikçi ve adil bir uluslar arası ekonomik düzen, yalnızca dayanışma nedenleriyle değil, aynı zamanda daha verimli, üretken, şeffaf, adil ve dengeli bir dünya ekonomisi kurmak için de gereklidir.
Uluslar arası borçlarda öncelik, daha yoksul ülkelerin borçlarının azaltılması, silinmesi ya da anaparaya dönüştürülmesi olmalıdır. Uluslar arası desteğe sahip mali fonlar kurarak, ticaret koşullarını ve Güney yarım küre ülkelerinin dış satım kazançlarını istikrara kavuşturmak için, kurumsal düzenlemeler gereklidir. Kuzey ülkeleri, kendi pazarlarını Güney’in ürünlerine açmalı ve Kuzey’den yapılan alımlara para desteği sağlama tutumuna son vermelidir.
Vahşi kapitalizm ve kontrolsüz piyasa ekonomisi, insanlığı gelişmeye ve refaha değil, zenginlerin daha zengin, yoksulların daha yoksul olduğu, silahlanmanın ve savaşların yaygınlaştığı, çevrenin hızla kirlendiği ve yaşam kaynaklarının tükendiği bir dünyaya taşımaktadır. Bu olumsuzlukların önüne geçecek, yeni, eşitlikçi, dayanışmacı, şeffaf ve adil gelişme modelini demokratik ve özgürlükçü sosyalist değerlerden hareketle üretmek, bugün sosyalistlerin en temel görevidir.
III. CTP-BG’nin İlkeleri ve Temel Toplumsal Sorunlarla İlgili Görüşleri
1. Temel Toplumsal Sorun Alanları ve CTP-BG’nin Bu Alanlara İlişkin Vizyonu
CTP-BG, kırkıncı yaşında, Partimizin kuruluş ve gelişme felsefesinden bir adım geri gitmeden, dünya solunun son kırk yılda ürettiği yeni sol fikirleri ve reel sosyalist rejimlerin ayakta olduğu dönemde dışlanan sol düşünürlerin görüşlerini de kendi kuruluş felsefesiyle harmanlayarak, Sosyalist Enternasyonal üyesi olan Avrupalı sol bir partidir. İdeolojik, politik ve ekonomik mücadelenin her anında, bu modern sol fikirlerin etkin kılınması, hem tarihimize olan saygımızın hem de gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzun bir gereğidir. Bu temel düşünceden hareketle, genelde Kıbrıs Türk halkının ve özelde Kıbrıs Türk solunun karşı karşıya bulunduğu temel sorun alanları konusundaki görüşlerimiz kısaca şöyle sıralanabilir:
A. Kıbrıs Sorunu
Kıbrıs sorunu konusunda, “çözüm” ve “federalizm” hedefimizden asla vazgeçmiş değiliz. Kıbrıslı Türklerin adadaki varlıklarının gittikçe erozyona uğraması, çözümün aciliyetini ortaya çıkarmaktadır. Çözümü sağlama yönündeki mücadelemizde, müttefiklerimizin hataları, ulusçu önyargıları veya uçkun, saplantılı ve dogmatik politikaları, onları dışlama lüksünü bize vermemektedir. Tam tersine, bu ülkenin sorumlu ve çağdaş sol ana gücü olarak görevimiz, onları da aydınlatmak, ikna etmek, doğru barış politikalarına çekmek, katkı ve katılımlarını almak ve mücadelemizi birlikte sürdürmektir.
İttifak politikalarımız, günün ve stratejik hedefin doğrultusunda sürdürülen dinamik bir anlayışın ürünüdür. Bu bağlamda, stratejik hedefe bağlı olarak, bizimle o gün için aynı anlayışı paylaşan ve benzer düşünen bütün siyasi partiler, toplumsal sınıf ve katmanlar, STÖ’ler ve uluslar arası kuruluşlar bizim müttefiklerimizdir. Müttefiklerimizle ilişkilerimizi yoğunlaştırmalı, çözüm yönünde birlikte hareket etmeliyiz. Bu konuda, karşılıklı saygı ve toplumsal çıkar, barış, demokrasi, insan hakları, insanlığın ilerletilmesi hedeflerinden başka bir ortak değer arayışında değiliz. Hiç kimse üzerinde tahakküm kurma gibi bir niyetimiz olmadığı gibi, kimsenin de bizim üzerimizde tahakküm kurmasına izin veremeyiz. Bu alanda da hareket noktamız, yaptığımız ittifakların hangi biçimlerinin bizi başarıya götürdüğünün incelenmesidir. Eklektik birlikteliklerin fayda getirmediğini artık iyice gözlememiz gerekmektedir.
CTP-BG’nin müttefikleriyle eşgüdüm içerisinde ulaşmaya çalıştığı çözümün parametreleri son derece nettir. CTP-BG, 23 Mayıs ve 1 Temmuz 2008 tarihlerinde toplum liderleri tarafından uzlaşıya varıldığı şekilde iki toplumlu, iki bölgeli, iki toplumun siyasi eşitliği üzerine bina edilmiş, iki eşit kurucu devlete sahip, tek egemenliği, tek uluslararası kimliği bulunan bir federasyon istemekte ve böyle bir federasyon için mücadele etmektedir. 1977-1979 Doruk Anlaşmalarından itibaren çerçevesi yavaş yavaş çizilen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin desteklediğini ve Kıbrıs sorununun çözümü için tek yöntem olarak kabul ettiğini açıkladığı bu formül dışındaki herhangi bir yaklaşım CTP-BG tarafından gerçekçi görülmemektedir. Ayrıca CTP-BG, Kıbrıs’ın içinde bulunduğu koşullarda, federal çözümün istikrarlı bir demokrasi ve barış içinde bir arada yaşama için en uygun yapı olduğunun da bilincindedir.
Bu noktadan hareketle, Kıbrıs sorununun çözümü ve federasyon CTP-BG için en önemli siyasi hedeflerden biri olmaya devam etmektedir. Söz konusu hedeflere ulaşmada Partimiz, Kıbrıs Rum toplumuyla ilişkileri geliştirmenin dışında, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütlerle ve onların üyeleriyle ilişkilerin yoğunlaştırılması gerektiğini düşünmektedir.
Son yıllarda, Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi ve Kıta Sahanlığı içerisinde çeşitli konsorsiyumlar tarafından yapılan taramalarda çeşitli enerji kaynaklarının varlığına ilişkin raporlar ortaya konmaktadır. Enerji alanında ortaya çıkan bu ve benzeri gelişmeler de Kıbrıs sorunun ivedilikle çözülmesi gerekliliğini bizlere ayrıca göstermektedir. Kıbrıs sorununun çözümsüz kalması ve enerji projelerinin bu çözümsüzlük sürecinde gündeme gelmesinin, Kıbrıs adası üzerinde eşit haklara sahip olan her iki toplum arasındaki ilişkilerin daha da gerilmesine neden olabileceğini düşünmekteyiz. Bununla birlikte çözümsüzlük halinde ilgili projelerin hayata geçirilmesi zor olduğu gibi, uluslar arası hukuk ve uluslar arası politika açısından da birçok anomaliyi ortaya çıkarabilir. Kıbrıs sorununun çözümü halinde ise, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, ilgili projelerin hayata geçirlimesiyle birlikte ortak faydadan yararlanma olanağına sahip olabileceği gibi, Türkiye de dâhil, bölge ülkeleriyle enerji alanında işbirliğini artırma fırsatına sahip olacaklardır.
B. Kıbrıslı Türklerin Genel Politikaları, AB ve Dünya Ülkeleri ile İlişkileri
Kıbrıs’ın tarihinde emeği ve emekçiyi ezdirmeyen, fakirliği düzenin yazgısı, sömürüyü sistemin parçası olarak benimsemeyen bir CTP vardır. Adı ve sunuluş şekli nasıl olursa olsun, kuruluşundan beri her anlamda gericiliğe, şovenizme, ırkçılığa, faşizme, etnisite ve vandallığa, yoz ve yobaz düşüncelere karşı, ilerici, devrimci bilinç ve demokratik değerlere sahip özgürlükçü sosyalist politikaları ile hem katkı koyan hem de direnen CTP’dir.
CTP’nin tarihi ile Kıbrıslı Türklerin politik devrim tarihi, aynı dünya görüşünde olmayan yurttaşlarımız için bile demokratik ve sivil hakların yüksek sesle dile getirilerek savunulması anlamında, tarihsel misyonu ve değişmez vizyonu ile CTP’nin ve halkımızın onurlu bir yakın geçmişi beraberce simgelemesidir. Kabile tarzı yönetilmeye karşı çıkan, ister iktidarda ister muhalefette olsun, Kıbrıslı Türkler için meclis içinde ve meclis dışında sosyal, ekonomik ve siyasal gelişme, ilerleme, yenileşme ve refah adına, etkili olmak için çalışan CTP-BG, Kıbrıs sorununa federal bir çözüm bulmaktan ve Kıbrıs’ta barış için her koşulda politika üretmekten vaz geçmeyerek hiç teklemeden ve gerilemeden sürdürdüğü bu yapısından ödün vermemiştir; vermeyecektir.
Çözüm ve AB’ye ilerlerken, Türkiye ile uyum içinde hareket etmek, Kıbrıs Türk toplumunun barış içinde yaşayabilmesi için haklarının korunup güvence altına alınacağı iki toplumlu, iki bölgeli, toplumların siyasal eşitliğine dayalı, bağımsız, toprağı bütün, üslerden arınmış Federal Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması ve yaşaması yönünde uğraş verilmektedir. CTP-BG bölge barışı için vazgeçilmez unsur olarak AB müktesebatına uyum programı ile toplumumuzun AB üyeliğine hazırlanabilmesi için üzerinde durulacak çalışmalara özellikle bu dönemde daha da çok önem atfetmektedir.
CTP-BG, dünyadaki gelişmeleri ve kendi toplumumuzun özelliklerini dikkate alarak, kendi ilkeleri ışığında, Kıbrıs Türk toplumunun federal bir Kıbrıs çatısı altında yeniden şekillenen dünyada iyi bir yer alması için gereken çabayı ortaya koyarak, gerek kendi toplumunda gerekse uluslar arası toplumsal çalışmalarda bu anlamda her türlü desteği sağlamaktadır. Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin ulaştığı boyut, sınırlar ötesi bir hareket imkânı yaratmakta, iletişimin yaygınlaşması dünyanın küçülmesine ortam sağlamaktadır. Dünyada yeni oluşum süreci ciddi bir gerçeklik halini alırken, ülkeler kendilerini yeni kümeler halinde bütünleştirme yoluna gitmektedirler. Bu arada, dünyanın çeşitli bölgelerinde görülen aşırı milliyetçi ve ayrılıkçı gelişmeler ve ekonomik geri kalmışlık, günümüz dünyasının aşılması zorunlu çelişkileri olarak değerlendirilmektedir.
CTP-BG, Kıbrıs sorununun BM gözetiminde sürdürülen ve sürdürülecek olan görüşmeler yoluyla iki toplumlu, iki bölgeli ve toplumların siyasal eşitliğine dayalı Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla çözülebileceğine inanmaktadır ve bunun için çalışmaktadır. Kıbrıs adası coğrafi konumu nedeniyle yüz yıllardır sürekli olarak dünyanın dikkatini çekmektedir ve bölgeye hâkim olmak isteyen güçlerin sıçrama tahtası olarak kullanılmaktadır. Orta Doğu petrolüne ve ticaret yollarına hâkim bir konumda olması ve dünyanın geçmiş şekillenişi bağlamında Kıbrıs’ın askeri üs olarak kullanılabilmesi amacıyla, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasındaki etnik farklılıklar başta olmak üzere her türlü farklılık da kışkırtılarak çatışmaya dönüşmesi sağlanmıştır. İki toplumun karşılıklı güvensizlikleri ile beslenen bu çatışmalar Kıbrıs sorununu bugünkü karmaşık durumuna ulaştırmıştır.
CTP-BG, Federal Kıbrıs’ın başta AB olmak üzere, çağdaş ve gelişmiş dünya ile yakın işbirliğini savunmaktadır. 1977 ve 1979 Doruk anlaşmalarının ve bugüne kadar taraflarca verilen uluslar arası taahhütlerin bağlayıcılığına inanarak; 1960 Londra ve Zürih anlaşmalarının toplumumuza getirdiği haklara sahip çıkarak, Türkiye AB üyesi olmadan garantör ülkelerin 1960 anlaşmalarından doğan garantörlük statülerinin devamından yanadır. Bunun yanı sıra, Sayın Talat ile Hristofiyas arasında 2008’de imzalanan 23 Mayıs ve 1 Temmuz mutabakatlarının da destekçisi olmakta ve 1 Eylül 2009’da yeniden başlayan müzakere sürecinin ilerletilmesini ve bir çözüme ulaşılmasını desteklemektedir.
Güven ortamının yerleştiği oranda adanın aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılması barış için önemlidir. Çözümden sonra Birleşik Federal Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine tam üyeliği doğal olarak hedeflenmektedir. CTP-BG, bulunacak adil bir çözümün ve AB üyeliğinin getireceği yeni şartlarda toplumumuzun hızla kalkınacağına inanmakta; iki toplum arasındaki işbirliği ile güven ortamının yerleşmesine ve iki toplum arasındaki kalkınmışlık farkının giderilmesine katkı koymak için her ortamı ve fırsatı değerlendirmektedir.
Kurulacak Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyetinin yaşayabilmesi için egemenliğin paylaşılması ve ortak yönetim bilincinin kökleşmesi gereklidir. Bu bağlamda Sayın Talat ile Hristofiyas’ın müzakerelerde yönetim ve güç paylaşımı konusunda vardıkları mutabakatların daha da iyileştirilerek Sayın Eroğlu ve Hristofiyas tarafından sonuçlandırılması oldukça önemlidir. Kıbrıs üzerinden, bölge ülkelerinden herhangi birinin askersel tehdit altında bulundurulması doğru değildir. CTP-BG, her iki toplumun, hem kendi özgür iradeleriyle ortak bir devlet kurma sürecinde hem de Federal Cumhuriyet kurulduktan sonra birbirlerinin meşru çıkarlarına, etnik varlıklarına, dillerine, kültürlerine, tarihsel geçmişlerine karşılıklı anlayış ve saygı göstermeleri gerektiğine ve toplumlar arasında işbirliği ve güven ortamının yaratılıp, geliştirilmesi için bunu zorunluluk olarak görmektedir. CTP-BG, bu bağlamda hem çözümün sağlıklı yaşaması hem de çözüm sürecinin kendi etkin iç dinamiğimizle de gelişmesi için Kıbrıs Türk halkının ekonomik olarak bağımlılığının azaltılması ve minimize edilmesi, bunun için de ekonomik büyüme ile hareket etmenin çözüm sonrasına ertelenmeyecek kadar önemli olduğuna inanmaktadır. Ayrıca, çözümde Federal Kıbrıs’ın kurucu tarafı olacak olan Kıbrıslı Türklerin, Federal Devletin kurucu devleti olacak olan bugünkü devlet yapısının yani KKTC’nin demokratik tarzda yeniden düzenlenmesi, etkin, verimli bir kamu çalışmasına ve demokratik hukuk devleti ilkelerinin etkin olacağı AB uyum süreci içinde her alanda yeniden yapılandırılmasına büyük değer vermektedir. CTP-BG, bu alandaki çalışmaları çözüm sonrasına ertelemeye dönük her adımı veya düşünceyi statükonun çözümsüzlük temelinde sürmesini amaçlayan mantığın devamı olarak görür.
Sağlıklı bir süreç içerisinde, toplumsal normlar ve dünya dinamiklerinde uyumlu olarak yer bularak gelişebilmesi için AB çatısının diğer devletlere olduğu gibi Kıbrıs adasına da önemli katkı ve desteği olacaktır. CTP-BG, enosisçi, taksimci, ayrılıkçı ve hegemonyacı tüm yaklaşımları reddetmektedir. Çözüm sürecine toplumsal dinamiklerin etkin katılımı savunulmalı, toplumlar arası teması engellemeye veya kısıtlamaya yönelik her türlü girişim kınanmalıdır. CTP-BG, bulunacak çözümün demokratik bir ortamda iki toplumun onayına sunulmasını önemsemekte ve gerekli bulmaktadır.
CTP-BG, uluslar arası ilişkilerde barış, demokrasi, hukuk ve işbirliğinin egemen olmasını savunan bir Parti olarak bu doğrultuda oluşturulan AGİK ilke kararları, Paris Şartı ve Helsinki Konferansında alınan kararların yeni dünya koşullarında dikkate değer önemli kazanımlar olduğunu kabul etmekte ancak bu kararlara atıfta bulunurken bu kararların ülkemiz koşullarında değerlendirilmesinin de önemine dikkat çekmektedir.. Partimiz, sınırların kuvvet yoluyla değiştirilemeyeceğini, ekonomik, siyasal ve askersel dayatmalarla sorunların aşılamayacağını vurgulamaktadır. Günümüz dünyasında yaşanan teknolojik, siyasi ve ekonomik gelişmeler yeni bir kümeleşme-bütünleşme süreci ortaya çıkarmıştır. Bu süreç uluslar arası düzeyde askersel, ekonomik, siyasal ve ekoloji gibi alanlarda önemli gelişmeler içermektedir.
Uluslar arası ilişkilerin düzenleyicisi olarak BM örgütünün demokratikleştirilerek, sorunların barış yolu ile çözümünde etkinliğinin artırılması önemlidir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde meydana gelen bölgesel savaşlar günümüzün çözüm bekleyen acil konuları arasındadır. CTP-BG bölgemizi yakından ilgilendiren Arap-İsrail barışı yolunda atılan ve atılması gereken adımları memnuniyetle karşılarken, bu adımların geri dönülemez kılınması ve Ortadoğu barışının tesis edilmesi sürecini de desteklemektedir.
CTP-BG, çözümle oluşacak olan Federal Kıbrıs’ın AB’ye katılmasını toplumsal gelişme, refah, insan hakları, sosyal haklar ve evrensel işbirliğini dikkate alarak önemsemekte ve desteklemektedir. CTP-BG Avrupa’nın Lizbon Anlaşması ile ekonomik ve siyasal birlikteliğini öngören Avrupa Birliği oluşumunu, kümeleşen dünya sürecinde olumlu bir adım olarak kabul etmekte ancak Lizbon anlaşması içerisinde yer alan ve Sosyalist Enternasyonal’in ve Avrupalı Sol Partilerin de üzerinde çekinceler koyduğu emeğe ve sol değerlere ters olan uygulamalarını da reddetmektedir. Siyasi ve ekonomik bütünleşme yanında kültürel ve tarihsel bir uygarlık ile de kendini temellendiren AB’nin, gelecek dönemdeki genişleme sürecini Kıbrıs’ın tamamını fiili olarak kapsayacak şekilde, çeşitli Doğu Avrupa ve Akdeniz ülkeleriyle sürdürme hedefini desteklemektedir.
CTP-BG, Türkiye’nin AB ilerleme sürecini desteklemekte, ayrıca Türkiye’deki demokratikleşme açılımlarını da takdirle karşılayıp önemli adımlar olarak görmektedir. Türkiye’nin son yıllardaki özellikle komşuları ile sürdürmeye çalıştığı “sıfır sorun” politikalarını ciddi olarak önemseyen ve destekleyen CTP-BG, Kıbrıs sorunundaki son dönemlerde çözüm politikamızla uyumlu olan Türkiye hükümetinin sürdürdüğü bir adım önde olma politikalarından vazgeçilmesini değil, bunun geliştirilmesinin hem Kıbrıslı Türklere, hem de Türkiye’ye katkı getireceğine inanmaktadır. Bu politika nedeniyle tüm dünyada hem bizim hem de Türkiye’nin kazanmış olduğu prestij daha da ileri götürülmelidir. Bu politikanın Kıbrıslı Türklere, hatta Kıbrıslı Rumlara ve Yunanistan’a şovenizmden kurtulma ve bölgesel barış için düşünme dinamiğine getirdiği katkıları da göz ardı edilemez. Bunun Türkiye’ye Kıbrıs’ta çözüme verdiği destekten ötürü de kazanmış olduğu güçle BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesi, AKPA başkanlığını kazanması, Avrupa Konseyi Bakanlar Konseyi dönem başkanlığını sürdürmesi, İKÖ Genel Sekreterliğini yürütmesi, bölgenin ve dünyanın ekonomisi istikrarlı büyüyen ve dünya ekonomik krizinden az etkilenen ülkeler arasında yer almasının avantajlarını getirdiğini de hiç göz ardı etmemek gerekmektedir. Bu politikanın aynı zamanda Türkiye’nin kendi içinde demokratikleşmeye yaptığı pozitif katkı ve sağladığı enerji son derece önemlidir. Aynı şekilde, yapısal, hukuksal ve demokratik sorunlarına karşın Türkiye’nin AB sürecinin önünü açtığı ve önüne çıkartılan çeşitli sorunları aşmasının en önemli aracı olduğunu da hiç göz ardı etmemek gerekmektedir. Çözüm politikası ve Kıbrıs Türk halkının referandumda “evet” demesi Kıbrıslı Türklere de AKPA’da 2 sandalye ile temsiliyet ve üyelikle gözlemci ülke arasında özel bir statü kazandırmıştır. İşte tüm bu nedenlerden dolayı, Türkiye’nin Kıbrıs sorunu konusunda son yıllarda takındığı çözümü destekleme ilkesinden vaz geçmemesi hatta bunu pratikte de daha ileriye taşıyarak, dar milliyetçi kıskaçlardan kurtulup çözümün gerçekleşmesini sağlaması hem Türk halkı, hem Kıbrıs Türk halkı hem de tüm paydaş olan halklar için oldukça önemlidir ve bu çözümün dünya barışına da yapacağı katkı ile tüm dünyadaki sorunlu bölgelerin sorunlarının çözümlenmesi doğrultusunda örnek olacağı açıktır.
C. Kıbrıs Rum Halkı ile İlişkiler
Aynı yurdu paylaştığımız Kıbrıs Rum halkı ile ilişkilerimiz, ortak bir hayat kurmamız ve sürdürülebilir bir barış için son derece önemlidir. Tarihimizin ve karşılıklı acıların bu ilişkiyi zedelediği de bir gerçektir.
Ancak tarih, bir başka gerçeği daha şekillendirmiştir. Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin milliyetçiliğin şekillendirdiği ideallerini birbirlerine dayatma çabaları, Kıbrıs adası’na, yani ortak yurdumuza huzur getirmemiştir. Aksine, acıya acı eklenmiş ve sonuç itibarı ile Avrupa’nın birleştiği, küresel dünyada pek çok ulusal sınırın aşılarak ekonomik, siyasi, kültürel, demokratik, insani işbirliklerinin ve diyalogların geliştiği yüzyılımızda, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar, aynı adada birbirlerinden kopuk yaşamaya devam etmişlerdir. Bu olağan dışı durum ne bize ne de Kıbrıslı Rumlara fayda sağlamıştır. Dolayısıyla Partimiz, iki toplum arasındaki önyargıların aşılması yönünde daha yoğun bir çabanın gösterilmesi ve şovenizme karşı ortak mücadele sergilenmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu noktada, Kıbrıs’ta geleceği inşa edecek olan Kıbrıslı Türk ve Rum çocuklar ile gençler arasındaki temasların artırılması hayati önem taşımaktadır. Buradaki amaç, Kıbrıs’ın, Kıbrıslı Türkler ile Rumların ortak vatanları olduğunun vurgulanmasıdır. Bu konuda verimli bir sonuç alınabilmesi için, iki toplumun bireylerinin birbirlerini anlayacak dil çalışmalarına önem verilmelidir. Ayrıca, Partimiz, kurulacak federasyonun Kıbrıslı Türklerle Rumların çıkarına olacağını anlatacak eğitim çalışmalarının eşgüdüm halinde verilmesi gerektiğini düşünmektedir.
Bugün düne göre belli alanlarda daha ileri noktalardayız. Kıbrıs Türk halkının mücadelesi sayesinde sınır kapılarının açıldığı bir gerçektir. Sınır kapılarının açılması sırasında ve sonrasında iki tarafın statükocularının takındıkları olumsuz yaklaşımlar hafızalarımızdadır. Bu gelişme, hem toplumsal hem de bireysel ilişkilerde yeni bir sayfa açmıştır. Ancak, her şeye karşın halâ istenilen noktaya ulaşılamamıştır.
Partimiz, sınır kapılarının açılması, geçişlerin koylaştırılması ve iki taraf arasındaki sosyal, kültürel ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi sürecinde aktif bir rol oynamıştır. Ancak, bunun yeterli olmadığı, esas hedefin federal bir çözüm olduğu her fırsatta vurgulanmıştır. Partimiz bu politikanın sürdürülmesinde kararlıdır. Söz konusu nihai hedefe ulaşılana kadar iki toplum arasında güven artırıcı önlemlerin hayata geçirilmesi, var olanların da genişletilmesi Partimiz açısından büyük önem taşımaktadır. CTP-BG, bu gelişmenin sınır kapılarının açılmasının ardından iki toplum arasında başlayan yakınlaşma sürecine ivme kazandıracağına inanmaktadır.
Federal bir çözüme ulaşmada CTP-BG, başta AKEL, DİSİ ve EDİ olmak üzere, Kıbrıs’ın güneyindeki tüm çözüm yanlısı partilerle ilişkilerine özel bir önem vermektedir. Söz konusu partilerle ilişkilerin Kıbrıs’ın ortak vatanımız olduğu anlayışı çerçevesinde her düzeyde kurulması ve ilerletilmesi hayati önem taşımaktadır. İlişkilerin geliştirilmesiyle bulunacak ortak noktalar, Kıbrıslı Türklere ve Rumlara çözüm için önemli bir motivasyon sağlayacaktır. Ayrışılan konularda Rum toplumunun tümünü ötekileştirici bir dil kullanılmaması da aynı derecede önemlidir.
EDEK ve DİKO gibi siyasi güçlerle ise ihtiyatlı düzeyde ilişkileri sürdürmemiz gerekmektedir. Halkımız içinde çözümsüzlüğü güçlendirmek isteyen şöven güçlere dönük olarak halkların dostluğu temelinde anti-şövenist duruşumuzu tavizsiz bir şekilde sürdürürken, aynı zamanda Kıbrıs’ın güneyinden Kıbrıs Türk halkına dönük samimi olmayan ve bizi “ailenin küçük evladı” gibi gören anlayışlara karşı da direngen bir mücadele sürdürmeliyiz.
Kıbrıs’ın güneyi ne denli ekonomik gelişmişlik içinde olursa olsun, sorunun çözümsüzlüğünün ve adadaki olağan dışı durumun onları da demokrasiden ve insan haklarından uzaklaştırdığı ve mevcut statükonun kabul edilemez ve sürdürülemez olduğu açıktır. Bunun en somut göstergelerinden biri, gittikçe daha saldırganlaşan Kıbrıs’ın güneyindeki ırkçı ve faşizan hareketlerdir. Bu noktada özellikle Kıbrıs’ın güneyindeki demokratik güçleri hem ırkçı ve faşist güçlerle mücadeleye teşvik etmeli hem de demokratik güçlere destek olmalıyız. Bu ırkçı ve faşizan hareketlere karşı hem Kıbrıs’ın güneyinde hem de Kıbrıs’ın kuzeyinde tüm siyasi hareketleri bilinçlendirmek ve federal çözüm için harekete geçirmek konusunda Partimize önemli bir görev düşmektedir. Dünyada ve Avrupa’da olduğu gibi Kıbrıs’ta da yüzümüzü geçmişe değil geleceğe çevirmek, geleceğimizi barışçıl düşünceler ve hoşgörü temellerinde oluşturmak oldukça önemlidir ve tarihin acı dolu sayfalarında yaşamaktan vaz geçerek, geçmişin acılarına bakıp özeleştiri yaparak çocuklarımıza yaşanası bir ülke yaratmalıyız ki, toplumlar olarak birbirimizin yüzüne utanarak değil huzurla bakarak yaşayabilelim.
D. Türkiye ile İlişkiler
Türkiye ile ilişkilerimizin düzeyi her zaman tartışma konusu olagelmiştir. Ayrıca, Türkiye ile ilişkilerin tam anlamıyla yatay bir düzleme taşınması şu ana kadar maalesef mümkün olamamıştır. Bunun temel sebebi de Kıbrıs sorununun çözümsüz olması ve çeşitli nedenlerle ekonomik olarak Türkiye’ye bağımlı olmamızdır. Buna karşın, günümüz koşullarında gelinen noktada Türkiye ile ilişkilerin karşılıklı saygıya ve empatiye dayalı ve mümkün olduğunca en üst yatay bir ilişki biçimine sahip olmak için çalışmalıyız. Kimse üzerinde tahakküm kurmamak ama tahakküm altına da girmemek konusunda yukarıda vurguladığımız ilkemiz burada da geçerlidir. Gerek dış, gerekse iç politik sorunlarda, kendimizle ilgili kararları elbette ki biz vereceğiz. Ancak bu kararlar, rasyonel, sürdürülebilir ve uygulanabilir olmalıdır ki “dış müdahale” olmasın. Partimiz, Türkiye ile ilişkilerde bu sorumluluğu üstlenmektedir.
Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili iç ve dış gelişmelerde son derece etkin bir aktör olduğu gerçeğinden hareketle CTP-BG, Türkiye’de iktidarda olan siyasi partilerin yanı sıra, muhalefet partileriyle de daha yakın temaslar kurulmasından yanadır. Siyasi partilerin dışında sendikalarla, STÖ’lerle, basınla ve Türk dış politikasında etkin olan diğer aktörlerle ilişkilerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede profosyenel bir dış ilişkiler lobi komitesinin Partimizde kurulması elzemdir. Kıbrıs konusunda Türkiye kamuoyu daha fazla bilgilendirilmelidir. Bu amaçla, Partimizde Türkiye’nin basınından siyasi partilerine kadar tüm kurumları ile iletişimi en üst düzeyde hayata geçirebilecek olan bir İletişim Komitesinin kurulması da oldukça önemlidir.
Tüm bunlara ek olarak, sırası geldiğinde Türkiye’nin bizler adına aldığı kararlara ilişkin ve sarf ettiği söylemlere karşı uluslararası alanda tepki koymak gerekiyorsa bu tepki de çekinilmeden konmalıdır. Buradaki amaç, Kıbrıslı Türklerin ülkeleriyle ilgili konularda öncelikle söz sahibi olduklarını hatırlatmak, Kıbrıs’la ilgili alınacak kararlarda genelde Kıbrıslı Türklerin ve özelde CTP-BG’nin görüşlerini aktarmak ve Türkiye ile olan ilişkilerimizi yatay bir ilişki zemininde tutmaktır. Bu durum, Kıbrıs’ın kendine özgü koşullarını anlama bakımından Türkiye’nin de yararına olacaktır. Kıbrıslı Türklerin kendi ülkelerinde özne oldukları her fırsatta ve her platformda hatırlatılmalıdır. Bu bağlamda, Kıbrıslı Türklerle Türkiye ilişkileri devletten devlete, iki eşit tarafın karşılıklı saygı, yarar ve dayanışma temelinde olmalıdır.
Kıbrıs sorununa çözüm planı, Kıbrıslı Türklerin yurtlarına dair bütün ihtiyaç ve hassasiyetlerini gözetmeli, karşılamalı ve Türkiye’nin de 1960 anlaşmalarından doğan ilişkilerini düzenlemelidir; dolayısıyla taraflar bu süreçte büyük bir dayanışma içinde olmalı ve her iki taraf da bu süreçte üzerine düşenleri karşılıklı saygı ve anlayışla yerine getirmelidir. Bu süreçte Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin yükümlülükleri de güçleri de eşit ağırlıktadır; sorumlulukları da eşittir. Bu süreçte taraflar birbirlerinin kaynaklarını sömürmek değil, zenginleştirmek ve geliştirmek üzere işbirliği yapar. Dolayısıyla, bu süreçte Kıbrıslı Türkler, ortak hedefe ulaşmak için adada gerekli mücadeleyi verirken, aynı zamanda da kendi ayakları üstünde durmak ve kendi kendini yönetmek için de sürdürülebilir ekonomik, demokratik ve politik yapılanmasını da gerçekleştirir. Bunları başarma sürecinde de Türkiye, Kıbrıslı Türklere ihtiyaç duyduğu desteği kesintisiz verir.
Türkiye ile Kıbrıslı Türklerin ilişkileri bu temelde şekillendirilir ve düzenlenir; Türkiye Cumhuriyeti Büyük Elçiliği ve ona bağlı Yardım Heyeti gibi alt kurumlar da Kıbrıslı Türklerin iç işlerine müdahil olmayan, muadili yardım ve proje ofisleri olan AB, UNDP ve benzeri kurumların yapıları ve ilişki biçimlerine paralel bir yapı ve işlevsellikle faaliyet göstermesi sağlanır.
E. Türkiye kökenli KKTC vatandaşları
Ülkemiz için bir başka önemli konu olan Türkiye’den gelmiş nüfus meselesini mikro-milliyetçiliğin tuzağına düşmeden ele almalı ve gözden geçirmeliyiz. Bu konuda olaya iki temelde yaklaşmamız gerektiği açıktır. Bunlardan bir tanesi 20 Temmuz 1974 sonrası adamıza gelen ve yıllardır bizimle birlikte var olan yurttaşlarımızdır. Bu insanlarımızın çözüm sonrası da, Annan Planında vurgulandığı gibi, adamızda kalacağı gerçeği ile meseleye bakarak hareket etmeliyiz. Sosyalist değerlerin evrenselliği temelinde herkesle demokrasi, barış ve emeğin çıkarları temelinde ortak değerleri Partimiz ilkeleri üzerinde temellendirmeliyiz. Bu insanlarımızı Partimizin değerleri ile kucaklamak ve bu topraklarda doğmuş gençlerle bu temeller üzerinde birleşmek hareket noktamız olmalıdır. Siyasi ve sivil toplum örgütlerindeki demokratik birliktenliği geliştirirken, esas olanın bu topraklarda yaşayan halkımızın ve yurttaşlarımızın kendi kendini yönetme hakkı olduğunu anlatmalıyız. Bunun için örgütlenmemizi her alanda olduğu gibi bu alanda da yaygınlaştırmalıyız.
İkinci husus ise, yalnız Kıbrıs’ın kuzeyinde değil, bugün dünyanın pek çok ülkesinde göçmen sorunu yaşandığı gerçeği olduğudur. Bizde de hem siyasi hem de ekonomik amaç için hızlı bir kontrolsüz iş gücü akışı sağlanmaktadır. Bu insanlar hem ucuz emek olarak insanlık dışı koşullarda çalıştırılmaktadır hem de küçük ülkemiz içinde bu kayıt dışılık, güvenlik sorunu dahil pek çok demokrafik ve kültürel sorunun da oluşmasına yol açmaktadır. Bu yüzden Parti, ülkeye giriş ve çıkışların ve yabancı işgücünün kontrol altına alınması için siyaset üretirken, aynı zamanda da bütün dünyada, göçmen işçilerin ve onların çocuklarının haklarını ülkelerin sol partilerinin savunduğu gibi ülkemizde de CTP-BG göçmen işçi ve çocukların haklarını savunmaktadır. Bizim bu ülkede diğer göç alan ülkelerden farklılığımız, küçük bir ülkeye, Türkiye’den sonu gelmez bir nüfus aktarımı ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki yerli nüfusun, kendi toprağında azınlık haline düşme korkusudur. Bu, haksız bir korku değildir. Bu korku yalnız tarihsel bir temele sahip Kıbrıslı Türklerin korkusu değil; bilindiği gibi, adaya 20 Temmuz 1974’ten sonra gelen Türkiye’de doğmuş vatandaşlarımız da aynı korkunun yarattığı ruh halindedir. Demografik yapının bozulmaya devam etmesinden, böylece Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan herkes şikâyetçidir.
2004-2008 yıllarındaki hükümetimiz döneminde çıkardığımız ‘Muhaceret Yasası’nın bazı eksikliklerle malul olduğu gözlemlenmiştir. Muhaceret Yasası’nın gözden geçirilmesi bir gerekliliktir ama Partimizin vatandaşlık konusunda izlediği, vatandaşlar arasında doğduğu yere göre bir ayırım yapılmasının insan haklarına aykırı olduğu düşüncesiyle, böyle bir ülkede, sonsuza kadar, her gelene beş sene sonra vatandaşlık hakkı verilmesinin kabul edilemeyeceği gerçeğini harmanlayan politikanın doğruluğunda herhangi bir kuşku yoktur. Yeni vatandaşlıklar verilmesine net bir şekilde karşı çıkılmalıdır. KKTC’ye, KKTC’nin gerçekten ihtiyaç duyduğu alanlarda çalışmaya gelenlerin vatandaşlığı ise söz konusu olmamalı ve doğal vatandaşlık edinimi dışında, bilimsel, ekonomik katkı dâhil, yeni vatandaşlık verilmesi hemen durdurulmalı ve zorunlu durumlarda yılda sembolik bir üst sayıyı aşmayacak şekilde (örneğin yılda vatandaş nüfusun maksimum binde biri kadarı) vatandaşlık verilebileceği yasalaştırılmalıdır. Ancak evlilik halinde vatandaşlık gündeme gelebilmelidir. Bununla birlikte fason evliliklerin de mevcudiyetini dikkate alarak, evlilikten dolayı KKTC vatandaşı olma hakkının bir yıl içerisinde değil, daha uzun bir sürede (örneğin en az 3 yıl gibi) kazanılmasını yasalaştırmalıyız. İnsanın bir ülkede yaşaması ve çalışması için illa ki o ülkenin vatandaşı olmaya ihtiyacı yoktur. Bu arada, sonradan vatandaşlık hakkı kazanan kişinin, bu hak kazanıldıktan sonra yapılacak ilk Cumhurbaşkanlığı, genel ve yerel seçimlerde oy kullanamaması yönünde bir düzenleme de bu konunun siyasi maksatlarla istismar edilmesine engel olabilecektir.
1974’ten sonra Kıbrıs’a gelip yerleşen ve halen KKTC vatandaşı olan Türkiye kökenlilerin vatandaşlıkları tartışma konusu yapılmamalıdır. Bu insanların önemli bir kısmının Kıbrıs Türk toplumuna entegre olduklarını unutmamalıyız.
F. İnsan Yetiştirme Düzeni
Bir ülkenin sürdürülebilir kalkınması; o ülkenin halkının, kişisel ve toplumsal gelişmesine bağlıdır. İnsan yetiştirme yoluyla geliştirilen ve toplumsal davranışlarla da kullanım amacına uygun olan yeni değer yargıları, ekonomik kalkınmayı hızlandırmak bakımından son derece önemlidir. Kalkınma, sadece maddi gereksinimlerle ilgili olmayıp, insanların toplumsal koşullarının geliştirilmesi ile de ilgilidir. Buradan hareketle CTP-BG insan yetiştirme anlayışını, toplumsal dönüşümün sağlanmasında, demokratik ve özgürlükçü toplumların yaratılabilmesinde; sosyal sınıflar ve kültürler arasında adalet ve kaynaşmayı sağlamada bireylerin diğerlerinin, siyasal ve etnik kimliklerine, cinsiyetine, toplumsal sınıflarına ilişkin önyargılardan uzak ve birbirlerini “öteki”leştirmeyen bir bakış açısına göre şekillendirmektedir. Bu anlayış ışığında partimiz insan yetiştirme düzeninin odağına; demokratikleşme ve insan haklarını koymaktadır.
Toplumsal yapıda meydana gelen değişimler, bireylerin ilgi, yetenek ve tercihlerini de değiştirmektedir. Bu nedenle insan yetiştirme düzeninin bireylerin sahip oldukları potansiyellerini geliştirmelerine fırsat verme ve ülke kalkınmasında etkin rol oynayabilmesi için, CTP-BG insan yetiştirme düzenini eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme, bilimsel düşünme, ilişkisel düşünme ve nihayetinde akıl yürütme ilkeleri üzerine kurgulanmasını desteklemektedir.
G. Sektörlerle İlgili Vizyon
Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin sürdüğü dünyamızda; tüm sektörlerin de yeni şartlara uyum sağlama ihtiyaçları kaçınılmazdır. Bunu ele alırken herşeyden önce ülkemizin bir ada ülkesi olduğu gerçeği dikkate alınmalıdır. Bu yüzden hizmet sektörünün etkin ve önemini dikkate alarak bu stratejik bakış açısı ile kamu, üniversite, turizm, ticaret, finans, tarım, hayvancılık, sanayi, denizcilik, havacılık, haberleşme, kara ulaşımı, sağlık, spor, sanat, kültür ve bilişim gibi tüm sektörlerin paydaşlarıyla birlikte, sinerji üreten bir iletişim ve işbirliği modelini ortaya çıkarmak oldukça hayati ve önemlidir. CTP-BG tüm sektörlere, dünyanın bu gerçekleri ışığında yaklaşmaktadır. Bunu yaparken makro ekonomik alanda ödemeler dengesinin düzenlenmesi için gereken adımları atmak gerekmektedir. Doğal kaynaklar bakımından yoksulluğu yaşadığımız, gerek hizmet sektörü gerekse tarım ve sanayi açısından ithalatın önemli bir unsur olduğu bilinci içinde, hizmet sektörü ile ülkemize kazandıracağımız kaynaklar ile tarım ve sanayinin hem hizmet sektörünün ihtiyaçlarının karşılanmasına dönük verimliklik kalite ve maliyet olarak rekabet imkânını geliştirmek, hem de ihracat ile de ödemeler dengemizin düzenlenmesinde önemli bir değer yaratmak için bu sektörlerimizi ele almak gerektiği inancındayız.
Bu bakımdan, ülkemizin hizmet sektöründe cazibesini geliştirmek ve diğer sektörlerin etkin olmasını sağlamak maksadı ile uygun vergi politikalarını geliştirmek görevimiz olmalıdır. Yatırım ikliminin cazibesini geliştirmek ve bürokratik engelleri azaltmak, ayrıca ülkemiz sermayesinin yatırım kapasitesini artırmak ve yabancı sermayeyi uygun alanlara çekerken ülkemizdeki yatırımcılarla ortaklığı öne çıkarmak ve teşvik etmek görevimizdir. Finans alanındaki düzenlemelerle birlikte adaleti sağlamak maksadı ve eşit rekabet koşullarını ilerletmek ayrıca sosyal adalet temelinde sağlıklı gelişmeleri sağlamak için, hem ülke ekonomisinin her alanda kayıt altına alınması hem de sağlıklı bir vergi politikasının yaşama geçirilmesi, hedeflerimizin önde gelenleri arasında olmalıdır.
Bu bakımdan kamu yönetiminin etkin olması yanı sıra, ekonominin, sosyal ve kültürel tüm alanların sağlıklı gelişmesi ve bireyin yurduna ve toplumuna yabancılaşmaması açısından kurallı yaşamı yerleştirmek; hukuk hâkimiyetini hayatın her alanında etkin kılmak hedefinin, ekonomik ve sosyal gelişmenin, aynı zamanda sosyal adaletin yerleşmesinin ve bireyin özgür yurttaş olmasının temeli olduğu bilinci ile hareket etmek temel görevimiz olmalıdır. Bu yüzden CTP-BG olarak küçük bir toplum olmamızın getirdiği bazı ilişkilerin geleneksel sığlığından ve popülizmin yol açtığı alışkanlıklarla birlikte, oy hesapları ile gelişen ve siyasi güç toplamayı görüş ve düşünce yerine insanımıza kamu kaynakları vaat etmekle başlayan ve aynı zamanda da yanlış olarak yerleşen anlayışın bir parçası olan, yasalara, kurallara aykırı davranmayı ve yasalarla kuralları by-pass etme anlayışına karşı kurallı yaşamı ve toplumsal düzeni savunma görevi son derece önemli bir görevdir. Bu yüzden CTP-BG olarak özgürlükçü sosyalist ve yurtseverlik bilinci ile hem siyaset geliştirmeli hem de partimiz ve toplumumuz arasında bu anlayışın yerleşmesi için öncü ve eğitici bir rol üstlenmeliyiz.
CTP-BG olarak geleneksel yapımızda önemli bir yeri olan küçük esnaf ve zanaat işletmelerimizi ekonomik ve sosyal yaşamımızın dinamik unsurları olarak görmekteyiz. İstihdam oluşturmada, rekabet gücümüzü artırmada ve sosyal yapımızı güçlendirmede çok önemli yeri olan küçük ve orta ölçekli işletmelerimiz, ülkemizin dününe ve bugününe olduğu gibi, geleceğine de büyük katkılarda bulunacaktır. Bu nedenle Partimiz, hiçbir sektörü bir diğerine tercih etmeden, tüm sektörlerdeki işletmelerin; profesyonel bir şekilde yönetilmesi, yatırım kararlarını bilimsel verilere dayanarak alabilmesi, birlikte ve örgütlü hareket etme kabiliyeti olabilmesi ve ağ oluşturma becerisine sahip olmalarını önemsemekte ve desteklemektedir.
H. Ekonomi Politikaları
Dünya pratiği göstermiştir ki, “üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını devletleştirme şeklinde algılama” ekonomik bir iflasa neden olmuştur. Ama öte yandan, Sovyet Sistemi’nin çöküşünden sonra, tek ve alternatifsiz ekonomi politikası olarak takdim edilen katıksız serbest piyasa ekonomisine dayandırılmış yeni dünya düzeninde yoksulluk artmış, sınıflar ve katmanlar arasındaki gelir dağılımı eşitsizlikleri kabul edilemez boyutlara ulaşmış, çevreyi kirlenmiş, doğal kaynaklar tüketilmiş ve dünya büyük bir finans krizine girmiştir. 1929 Büyük Bunalımı’nın ancak II. Dünya Paylaşım Savaşı ile ortadan kalktığı tarihsel bir gerçektir. Özünde sömürü olan ekonomi politikalarının yarattığı tahribatı ancak savaş ekonomisi ortadan kaldırabilmiştir.
CTP-BG, önümüzdeki dönemde, sosyalizme geçişin sağlanamadığı koşullarda piyasa ekonomisinden tamamen vazgeçmenin mümkün olmadığının bilinciyle, bu modelin, sosyal devlet uygulamaları, devletin düzenleyicilik ve denetleyicilik misyonuna saygı temelinde ekonomiye kamu yararı amaçlı müdahalesi, sosyo-ekonomik hak ve özgürlükler, özerklik, özyönetim, kooperatifçilik ve ekonomik demokrasi gibi uygulamalar aracılığıyla insanileştirilmiş, olabildiğince sosyalleştirilmiş, zenginlik dağılımı adil ve piyasayı fetiş haline getirmeyen bir biçimini savunmaya devam edecektir.
CTP-BG, ekonomik demokrasi yaklaşımıyla ülkenin geleceğe taşınmasına tüm ekonomik aktörlerin katılımını sağlayarak “Uzun Vadeli Stratejik Planların” toplumsal mutabakatla hayata geçirilmesine önem verecektir.
Ülkenin küçük ada olmasından kaynaklanan sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapısı, coğrafi konumu ve üretim kaynakları olanakları göz önünde bulundurularak “Sektörel Stratejik Planlama” uygulamasına geçilecektir.
Çalışma hayatının düzenlenmesinde ILO sözleşmelerinin tam ve eksiksiz uygulanabilmesi için gerekli önlemler alınacak, özel ve kamuda sendikal örğütlenmenin önündeki yasal ve pratik tüm engeller kaldırılıp çalışanlar arasındaki sosyo-ekonomik hak ve özgürlük eşitsizliğinin giderilmesine çalışılacaktır.
CTP-BG, Kıbrıs Türk Eğitim Sistemi’ne de bilim ve teknoloji alanındaki değişimler ışığında yön verilmesi gerektiği üzerinde durmaktadır. Bilgi çağı, bilgi üretiminin ve bilgiyi doğru yerde, doğru zamanda kullanarak onu yayabilen birey ve kurumların iş ortamlarında etkinliğinin artmasını beraberinde getirmiştir. Bu yönüyle hem bireylerin hem de kurumların değişim ve dönüşüm olgularını içselleştirebilmesi bize göre önemlidir. Küreselleşmeyle birlikte sınırları aşan iş ortamlarına hazırlanabilme ve uyum sağlama becerisi yine bireylerin ve kurumların en önemli ihtiyacına dönüşmüştür. Bilgi çağının bir başka önemli özelliği ise istihdam olanaklarının kamuya ait kurum ve kuruluşlardan özel sektöre kaymış olduğu gerçeğidir. Üretimden tüketime kadar hayatın bütün safhalarına bilgisayarların girmiş olması da eğitim ve istihdamı ele alırken göz ardı edilmemesi gereken bir başka önemli olgudur.
Günümüz dünyasında, üretim süreçlerinde beyin gücü ön plana çıkmıştır. Partimiz, bu gelişme ışığında “emek en yüce değerdir” şiarından vazgeçmeden, emekle birlikte bunun yanına bilgi üretiminin önemini de ekleyerek, “emek en yüce değerken, bilgi de yükselen bir değerdir” anlayışı üzerinde durmaya başlamıştır. Buna göre emeğin yanı sıra bilgiyi de bir değer olarak ele almakta, üretim ortamlarında lokomotif güç olan emek ve bilginin sömürülmesine karşı çıkmaktayız.
Kıbrıs Türk Eğitim Sistemi’nin günümüz koşullarına uygun bir yapıya kavuşmasıyla birlikte toplumumuzu oluşturan bireylerin bilgi üretme potansiyelinin artabileceğini ve bu sayede toplumsal var oluşun mümkün olabileceğini öngörmekteyiz.
Eğitimimize yön verecek bir diğer önemli konu ise küresel gelişmeler ışığında işgücünün yapısındaki değişimdir. Sanayi toplumunda iş bölümü ve uzmanlaşmaya dayandırılmış, her işçinin bir işten sorumlu olduğu iş ortamları söz konusu iken artık bilgi toplumunda artan düzeylerde aynı işçinin birden fazla işten sorumlu olabileceği iş ortamları oluşmaya başlamıştır. Ayrıca, aynı işlerde çalışanlara belirli kıstaslara göre ödenen eşit ücret anlayışı, kişisel beceri ve başarıya dayalı olarak belirlenen ücret anlayışı ile değişmektedir. “Eşit işe eşit ücret” ilkesini kurulduğu yıllardan itibaren ilkeli bir şekilde savunan partimiz, söz konusu ilkeyi hayata geçirmenin giderek zorlaştığı koşullarda da aynı kararlılıkla emeğin ve bilginin hak ettiği değeri göreceği koşullar için mücadelesini sürdürecektir. Bunu yaparken Kıbrıs’ın kuzeyinde muhafazakâr bir anlayışla eski işgücü yapısını sürdürme yaklaşımını değil Kıbrıslı Türk bireylerin yaşam boyu öğrenim bilinciyle kendilerini sürekli geliştirerek üretim mekanizmaları içerisinde etkin ve verimli olabilmelerini öngörmekteyiz. Tam da bu nedenle Partimiz eğitime büyük önem atfetmekte, insan kaynaklarımızın sürekli gelişimi için hem kamunun hem de özel sektörün eğitime artan düzeylerde bütçe ayırması gerektiği üzerinde durmaktayız.
Eğitim ve istihdamı ele alırken, Partimiz gelişen küresel ekonomi koşullarını göz önünde bulundurarak öncü sektörleri dikkate almak gerektiğinin bilincindedir. Bu açıdan, dünyada olduğu gibi Kıbrıs’ın kuzeyinde de sanayi değil hizmetler sektörü ön plana çıkmaktadır. Hiç kuşku yok ki bu gelişmeler vasıflı işçiliğin önemini daha da artırmaktadır. Bu durum kapitalizmin dayattığı biçimiyle bireysel kurtuluş kültürünü körüklerken, ilk başta örgütlenme motivasyonunu zayıflatıyor gibi görünse de uzun vadede kurumlarda eğitime ayrılan bütçelerin ve hizmet-içi eğitim olanaklarının artırılması, iş doyumunun sağlanması, iş ortamlarında artan düzeylerde gündeme gelen yanlış yönetim uygulamalarının düzeltilmesi, tükenmişlikle mücadele, kurum kültürü oluşturma ve benzeri konulara işçi ve kamu sendikalarının daha fazla eğilmesiyle birlikte örgütlü mücadelenin yeniden tanımlanabileceği aşikârdır. Bundan ötürü iş ortamlarında bireysel kurtuluş kültürünün alternatifi olarak partimizce savunulan kurtulmak yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz kültürünün gelişerek varlığını sürdüreceğine inancımız tamdır. İçinde bulunduğumuz geçiş döneminde kurum kültürüne önem veren çalışanların iş ortamlarında artan düzeylerde ötekileştirilmesi partimizi kaygılandıran yeni bir sorun olarak gündemimizdedir. Bu düşüncelerle toplumsal varoluş ve gelişme hedefi olan ülkemizde emek ve iş dünyasının işbirliği ve diyaloğunu içeren yaklaşımlar ilerletildikçe ve kurum kültürü yaygınlaştıkça özel sektörde sendikalaşmanın sorunsuz ve olanaklı hale getirilmesi partimiz tarafından savunulmaktadır.
Partimiz, Kıbrıs’ın kuzeyinde eğitim gören bireylerin okul öncesi eğitimden yüksek öğretime kadar tüm kademelerde sunulan eğitimin yukarıda belirtilen işgücü yapısındaki değişimler ışığında gözden geçirilmesi gerektiğine inanmaktadır. Temel eğitimden başlayarak işgücüne katılacak bireylerin teknolojik gelişmelere ve bunların yol açtığı değişime uyum gösterebilme ve sürekli olarak kendini yenileyebilme yeteneği; bilgisayar okur-yazarlığı başta olmak üzere ileri teknolojilere aşinalık; sağlıklı yönlendirmelerle seçilecek meslek alanlarında derin bilgi sahibi olmanın yanında fen ve mühendislik alanlarına yönelenlerin sosyal bilimler, sosyal bilimler alanında istihdam edilecek olanların ise asgari düzeyde fen ve teknoloji bilgisine sahip olabilmesi partimizce önemsenmektedir. Anadil yanında en az bir yabancı dil bilme, grup halinde çalışabilme, disiplinler arası çalışma yapabilme, eleştirel düşünerek karmaşık problemleri çözebilme, sözlü ve yazılı iletişimlerle sunumlar yapabilme beceri ve yetenekleri ile donatılmış bireylerin Kıbrıs’ta ve tüm dünyada işgücüne katılımının mümkün olabileceğinden hareketle, Kıbrıs Türk Eğitim Sistemi’nin yeniden yapılandırılması gerektiğine inanmaktayız. Bu kapsamda partimiz yeni iş ortamlarına aktif katılımda özel bir yeri olan mesleki ve teknik eğitim konusuna da büyük önem vermektedir.
Partimiz, sadece Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik değil pek çok ülkeden gelen öğrencilere hizmet sunan üniversitelerimizin yeni işgücü yapısı ışığında artan düzeylerde gelişimini de gözetmektedir. Üniversitelerimiz, bilim ve teknolojiye uyum sağlayacak insan yetiştirme misyonu ile geleceğin insanını yetiştiren uluslar arası değere sahip güzide kurumlarımızdır. Üniversitelerimizin evrensel bilime katkı yapabilmesini, Araştırma-Geliştirme (AR-GE) faaliyetlerinin artan düzeylerde devlet tarafından desteklenmesini ve özel sektörümüzün de gelişerek AR-GE harcamalarına yönelmesini önemsemekteyiz. Üniversitelerimizin küresel düzeyde yaşanan değişim ve dönüşümlere paralel olarak geleceğin insanını yetiştirirken aşırı bilgi yükleme yerine konusunda derinlik kadar genişlik de kazanabilmiş, değişen teknolojilere uyum sağlama yeteneği olan, ufku geniş ve dil bilen gençler yetiştirebilmesi, bölgemizdeki üniversiteler arasında gelişen rekabet koşullarına uyum açısından da büyük önem taşımaktadır.
CTP-BG, en genelde, Kıbrıs’ın özel koşullarında eğitim sistemimizin gelecek nesillere federal bilinci aşılayabilmesi üzerinde de durmaktadır. Barış kültürü eğitim sistemimizin odağında yer almalı, demokratik değerleri savunup geliştirebilecek Kıbrıslı Türk bireyler sayesinde ülkemizde Kıbrıs Rum toplumuyla bir arada yaşama becerisini kalıcılaştırmalıyız. Bunu yaparken, Kıbrıs Türk toplumunun ilerici partisi olarak uluslararası alandaki acımasız rekabet koşulları göz önünde bulundurulduğunda dışımızdaki dünyanın bizden daha hızlı gelişeceği koşullarda sonumuzun yakın olabileceğinden hareketle eğitimin sürekli gelişimi gözeten bir bilinçle yönetilmesi gerektiğine inanmaktayız. Aynı hassasiyetle istihdamın artan önemi ışığında işgücünde aranılan yeni özelliklere uygun bireyler yetiştirilmesi de CTP-BG’nin öncelikleri arasında yer almaktadır.
J. Yerel Yönetimler
CTP-BG yerel yönetimlerdeki vizyonu; insanı seven, ona değer veren ve onu hizmetlerinin merkezine alan, onun günlük ihtiyaçlarını karşılayan ve günlük hayatını kolaylaştıran bir yönetim anlayışını benimsemektedir.
CTP-BG yerel yönetimleri, katılımcılık anlayışı içerisinde gelişen ve yönetim anlayışını yönetişim olgusuna çeviren organizmalar olarak yapılandırmayı hedeflemektedir.
Avrupa Toplulukları Komisyonu’nun hazırlamış olduğu Avrupa Birliği’nin yönetişim plan ve stratejilerini kapsayan; şeffaflık, hesap verilebilirlik, katılım, çalışma uyumu, yerindenlik ve etkinlik şeklinde belirlenen “iyi yönetişimin” ölçütlerini benimseyerek, uygulanmasını hedeflemekteyiz.
Yerinden yönetim, tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi geliştirilmeye çalışılacaktır. Bu anlamda yerel yönetimlerin yetkileri artırılırken merkezi hükümetin yükünün azaltılmasına gayret edilecektir.
Yerel yönetimlerde, genel felsefemize bağlı olarak, kentlerimizde yaşayan tüm insanları “doğduğu yere göre değil, yaşadığı yere yaptığı katkıyı” dikkate alıp kucaklayarak, yaşadığımız yeri birlikte ve katılımcılık ilkesiyle geliştirmeyi hedef alan anlayışımızı yaygınlaştıracağız.
CTP-BG yapacağı tüm uygulamalarla; kentlerimizde yaşayan insanlarımızın, yaşadıkları yere ait gelecek kaygısı duymadan, sahip olduğu tüm değerlerini koruyabildiği, geliştirebildiği ve gelecek nesilleri ile birlikte yatırım yaparak birlikte yaşam sürebileceği, huzurlu ve insanlarının birbirlerini sevdiği mutlu kentler oluşturmak amacındadır.
CTP-BG, yerel yönetim anlayışı ve vizyonu ile insanlarımızın yaşadığı eve, yaşadığı sokağa, yaşadığı kente ve yurduna sahip çıkacak duruma gelmesini hedeflemektedir. Bu amaçla CTP-BG’nin hükümet döneminde yapılan yerel yönetim reformunun sürdürülmesi, yerel yönetimlerin verimlilik ve etkinliğinin artırılmasının yanı sıra çalışmalarının da gerek seçmenler gerekse ilgili kurumlar tarafından denetlenmesinin önünün açılması sağlanmalıdır.
2. CTP-BG’nin İlkeleri
SE ve PES üyesi sosyalist bir parti olarak CTP-BG’nin hedeflediği sosyalizm demokratik ve özgürlükçüdür. Bu hedefe ulaşmanın önkoşulu, Kıbrıs’ta federal çözüm ve barıştır. Bunun için, CTP-BG, federal çözümü, özgürlükçü sosyalizmin gelişmesinin en önemli ve aşılması gereken köprüsü olarak görür. CTP-BG, bu amaçla uğraş vermenin, Kıbrıs Türk halkı’nın demokratik hukuk devleti ilkeleri, şeffaflık, dürüstlük ve hesap verilebilirlik çerçevesinde, sosyal adaletin hâkim olacağı bir ekonomik ve sosyal düzen için verdiği mücadelenin ayrılmaz bir parçası olduğuna inanır.
Özgürlükçü sosyalist değerleri benimseyen CTP-BG, bunun doğal sonucu olarak, eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı, barışçı, adalete, demokrasiye, insan haklarına, ‘Avrupa Sosyal Şartı’na ve hukukun üstünlüğüne sonuna kadar bağlı Avrupalı sol bir siyasi partidir.
A. Eşitlik
CTP-BG, sosyalizmin ve sol düşüncenin temel değeri olan eşitliğe bağlılığı siyasetinin olmazsa olmaz ilkesi olarak kabul etmektedir. Bu anlamda CTP-BG için, din, mezhep, dil, ırk, renk, etnik köken, doğum yeri, cinsiyet, cinsel yönelim/tercih gibi nedenlerle herhangi bir ayrım gözetmeksizin herkes eşittir. Ancak CTP-BG, eşitliği kanun önünde eşitlik olarak algılamakla yetinmemekte ve sosyal alanda yaratılan eşitsizliklerin giderilmesi için mücadele etmeyi de sol siyasetin gereği saymaktadır. Bu amaçla, geri bırakılmış toplum kesimlerinin tabi tutulduğu eşitsizlikleri gidermek için pozitif ayrımcılık CTP-BG tarafından her zaman savunulmuştur ve savunulmaya devam edilecektir.
CTP-BG, bu eşitlik anlayışından hareketle, Kıbrıs’ta bulunacak siyasi çözümün de siyasi eşitlik temelinde olması gerektiğini düşünmekte ve Kıbrıs sorununa çözüm arayışlarını bu çerçevede sürdürmektedir.
B. Özgürlük
CTP-BG, hem Kıbrıs Türk halkı’nın bir bütün olarak, hem de bu halka mensup her yurttaşın tek tek özgür olması için mücadele etmektedir. Kıbrıs Türk halkının özgürlüğü için mücadele etmek, nereden gelirse gelsin, onun iradesini vesayet altına alma yönündeki her girişimin karşısında durmayı, bu halkın kendi tarihinin öznesi olduğunu her koşulda savunmayı gerektirir.
Tek tek her Kıbrıslı Türkün özgürlüğünü ve bireyin egemenliğini savunmak ise, kişilerin özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılmasını temel bir hedef olarak benimsemek ve bu yolda mücadele etmek demektir. CTP-BG, hem Kıbrıs Türk halkının hem de her bir Kıbrıslı Türkün kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunun özgürlük olduğunun bilincindedir.
C. Dayanışma
CTP-BG, 1789 Fransız İhtilalı’nın temel ilkelerinde olduğu gibi, dayanışmayı, özgürlük ve eşitlik ilkeleriyle birlikte ele alınması gereken, olmazsa olmaz bir üçüncü ilke olarak kabul etmektedir. Dayanışma, yalnızca toplumda yaşayan tek tek bireyler ya da Kıbrıs’taki iki toplum arasında değil, tüm ezilenler, sömürülenler, bu arada ezilen ve sömürülen halklar, toplumlar arasında da var olması gereken bir değerdir. Nitekim adeta CTP-BG ile özdeşleşmiş olan “birlik, mücadele, dayanışma” sloganı da Partililerimizin bu değere yıllardan beri sahip çıktıklarının en temel göstergesidir.
Tüm dünyadaki özgürlükçü sosyalistler gibi, CTP-BG’nin de sahip olduğu ve inandığı temel değerler, 1970’te Parti’nin kurulduğu günlerden bu günlere kadar, genelde dünyada ve özelde de ülkemizde yaşanan, çalışan tüm kesimlerin, işçilerin ve tüm emekçilerin hareketlerinden, ülkemizdeki karşılıklı yardımlaşma alanlarında var olan kültürel geleneklerden ve dünyanın birçok bölgesindeki toplumsal dayanışmadan kaynaklanır.
D. Barış
CTP-BG, gerek ülkemizde gerekse dünyada, bütün umutlarımızın ön koşulu olarak barışı görmektedir. Barış, dünyadaki bütün siyasal düzenleri ilgilendiren ve toplumlar için gerekli olan en temel bir değerdir. Savaşın kendisi ve barış olmayan ortamlar, insan yaşamını ve toplumsal gelişmenin temelini yok eder. Nükleer, biyolojik, kimyasal, genetik vb. bir yıkım, bildiğimiz biçimiyle insan yaşamının sonu demektir. Sürekli bir barış, nükleer vb. caydırma ile ya da geleneksel silahlara dayalı bir yarışla güvence altına alınamaz. Bu nedenle, silahsızlanma ve insanlığın geleceği için yeni ortak güvence yolları bulmak zorunludur.
Bugün gerekli olan, yalnızca mümkün olan en düşük düzeyde savunma silahları ile askeri bir istikrarın değil, aynı zamanda karşılıklı bir siyasal güven ortamının gerçekleştirilmesidir. Bu, ortak geleceğimize dönük projelerde işbirliği yaparak ve farklı siyasal, ekonomik ve toplumsal yapıları olan toplumlar arasında, yeni barışçı bir rekabeti öne çıkararak geliştirilebilir.
Barış, yalnızca savaşın olmaması demek değildir. Uluslar arası çatışmanın temel ekonomik ve toplumsal nedenleri, dünya çapında bir adaletin gerçekleştirilmesi ve dünyanın çeşitli yerlerindeki çatışmaların barışçıl yolla çözümlenmesi için, BM benzeri, ancak daha işlevsel yeni kurumlar yaratılması ile ortadan kaldırılabilir.
Çatışmaların giderilmesinde şiddetin kullanımı, gelişme ve insan hakları yönündeki fırsatları yok eder. Geçtiğimiz yüzyılın özellikle son çeyreğindeki Doğu ile Batı arasındaki gerginlik gibi, güney yarım kürenin ulusları arasındaki ilişkilerin askeri bir nitelik alması da, insanlığın geleceği için ciddi bir tehdit olmuştur. Bazı durumlarda önde gelen güçler, çatışmayı bütün dünyaya yayma eğilimleri ile güney yarım küre ülkelerinde başkaları adına savaşlara girmişlerdir. Başka durumlarda ise, hem Doğu’nun, hem de Batı’nin silah tüccarları, siyasal ya da maddi kazanç ararken, güney yarım kürede şiddetin düzeyinin yükselmesine katkıda bulunmuşlardır. Son kırk yılın bütün savaşlarının bu bölgede yer aldığı yadsınamaz bir gerçektir. Güney yarım küredeki çatışmaların toplumsal, ekonomik, demokratik, ulusal düşmanlık zemini ve öteki nedenleri ortadan kaldırılmalıdır. Barış girişimleri, farklı toplum ve ekonomi düzenlerinin ve farklı ulusların, güven geliştirme ve silahsızlanma, güney yarım kürede adalet ve gezegenin yaşam ortamının korunması projelerinde birbirleri ile işbirliği yapmalarını gerekli kılar. Toplumlar birbirlerinden öğrenmeye hazır olmalıdır. Farklı düzenlerin birbirleri ile ticaret yapmaları, görüşmeleri ve birlikte çalışmaları uygun, gerekli ve alışılmış davranış biçimi haline gelmelidir. Özellikle insan hakları ve barış söz konusu olduğunda içten ve açık bir görüş alışverişine yer verilmelidir. İşte tüm bu nedenler dikkate alınarak, Kıbrıs’ta da iki toplum arasında, yeni ve güçlü ekonomik ilişkilerin kurulmasını ve gelişmesini savunmak günümüz şartları da dikkate alındığında oldukça önem kazanmaktadır.
Özgürlükçü sosyalistler, geçmişin Doğu ile Batı ülkeleri ve günümüzün gelişmiş ülkeleri arasında silahlı bir sözde barışın, yani bir nevi uzun süreli ateşkes haline dayalı sözde bir barışın bulunduğu, fakat gelişmekte olan ülkelerde sürekli kan döküldüğü bir dünya düzenini reddeder. Barışı koruma çabaları bu çatışmalara bir son vermeye odaklanmalıdır.
Bu süreçte, Avrupa’ya özel bir rol düşmektedir. 20. yüzyılda Avrupa, hem dünya paylaşım savaşlarının merkezi, hem de dünya paylaşım savaşlarından sonra Doğu ile Batı arasındaki bir silahlı çatışmanın en muhtemel alanı durumunda kalmıştır. Avrupa, bugün yeni ve karşılıklı bir güven ve savaştan kaçınma ortamının gelişip serpileceği yer olabilir. Eski Yugoslavya’nın parçalanması süreci ve savaş halinin gelişmesinde yaşananlar, Avrupa’nın barışı kurma ve destekleme sürecinde çok ciddi bir deneyimdir.
Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde AB’nin izlediği siyasetin verimsizliği, halen adamızın AB’nin de desteklediği BM çözüm planına dayalı gerçekleşen referanduma karşın bölünmüş kalmaya devam etmesi ve karşılıklı kabul edilebilir bir federal çözümden uzak olunması, AB’nin kendi kararı ile AB müktesabatının kuzeyde geçersiz olduğunun ilan edilmesi, AB’nin zaaflarını ve bu alandaki başarısızlığını gösteren bir olaydır. Kıbrıs sorununun çözümünde şu ana kadar var olan başarısızlık, BM ve AB’nin dünyanın başka bölgelerindeki barış girişimlerine dönük inandırıcılığını da sarsmaktadır. SE içinde var olan belli sosyalist veya sosyal demokrat partilerin dar ulusçu tavır ve davranışları da, bu sorunun çözümünü engellediği gibi, sosyalist ve sol değerlerin erozyonuna da sebep olmaktadır.
Ayrıca, BM’nin şu anki yapısının değişimi de kaçınılmaz bir gereklilik olarak önümüzde durmaktadır. İkinci Dünya Paylaşım Savaşı’nın ardından oluşan dünya dengesine dayalı bir yapılanma, BM’ye, bugünün dünya sorunlarına çözüm üretme yeteneğinde zaafiyet getirmektedir. Kuzey ile güney yarım küreler arasındaki uçurumu kapatma ve çevreyi koruma yolunda, eski Doğu ve Batı işbirliği, sınırlara ve bloklara bakmaksızın insan dayanışması kurabilmek için, belki de en verimli alan olarak değerlendirilmelidir.
E. Adalet
CTP-BG, adil bir toplum yapısını hedeflemektedir. Bu toplumda yaşayan hiçbir bireyin kendisine adil davranılmadığı duygusunu yaşamayacağı bir düzeni kurmak siyasetin ve siyasetçilerin amacı olmalıdır. Kıbrıs Türk halkı’nın yıllardır yaşadığı, partizanlık, nepotizm, adam kayırmacılık, yerleşmiş patronaj sistemi gibi uygulamaların yarattığı adalatesizlikler, Partimizin bundan sonra da mücadele edeceği, toplumsal yapımız için son derece zararlı alışkanlıklardır.
CTP-BG, diğer ilkeler konusunda olduğu gibi adaleti de yalnızca bireyler arası ya da toplumsal ilişkilerin değil, ulusal ve uluslar arası düzeydeki her ilişkinin temelinde bulunması gereken bir değer olarak algılamaktadır.
F. Demokrasi
Özgürlükçü sosyalist değerlere bağlı bir siyasi parti olarak CTP-BG, siyasette demokrasi dışı hiçbir eğilimi ve yöntemi kabul etmemektedir. Reel sosyalist rejimlerin demokrasi dışı uygulamaları CTP-BG’nin kabul ettiği sosyalizmin sınırlarının dışındadır.
Demokrasi, her şeyden önce halkın iktidarıdır. Kıbrıs Türk halkının kendiyle ilgili kararları kendisinin almasının ve kendi kendisini yönetmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Kıbrıs Türk halkı’nın tercih ettiği yönetim biçiminin de demokrasi olduğu açıktır. Ancak, bu demokrasinin bir an önce gölgelerden kurtarılması ve bugünkü belirsiz ve sürdürülemez yapısıyla kalmayarak katılımcı demokrasi yönünde dönüştürülmesi gerekir. CTP-BG’nin hedefi, her Kıbrıslı Türk’ün yönetime ve yönetimin denetlenmesine katılabileceği bir demokratik modeldir.
Demokrasiden söz edilebilmesi için, insanların farklı siyasal seçenekler arasında özgür seçimler çerçevesinde bir tercih kullanabilmesi, halkın kendi özgür iradesine dayalı olarak barışçıl yollarla hükümet değiştirebilmesi, bireylerin ve azınlıkların haklarının güvence altına alınması, azınlıkta olan düşüncelerin sahiplerinin düşüncelerinin dile getirilebileceği ortamların yaratılması ve tarafsız, hukukun üstünlüğüne dayalı bağımsız bir yargı düzeninin varolması gerekmektedir.
CTP-BG, siyasal demokrasiyi sosyalist toplumun kaçınılmaz bir ön koşulu olarak görür. Bundan dolayıdır ki, çoğulcu demokratik değerlere sahip özgürlükçü sosyalizm bir toplumsal ve ekonomik demokratikleşme ve giderek artan bir sosyal adalet sürecidir. Bundan dolayı, CTP-BG, demokrasiyi, iktidarın meşruiyet kaynağı ve halkın ekonomik yapıları denetlemesinin ve şeffaflığın da olmazsa olmaz aracı olarak kabul eder.
Demokrasinin göstermelik biçimleri bir iktidarın diktatörce eğilimlerini gizlemekten öteye gidemez. Her kültür, her halk ve her toplum, demokrasiyi kendine özgü bir biçimde geliştirir. Ancak, hangi şekilde oluşursa oluşsun, bireylere, örgütlü azınlık gruplarına, farklı kültürlere ve halklara haklarını eksiksiz bir biçimde sağlamayan bir yönteme demokrasi adı verilemez. Bu anlamda CTP-BG’nin savunduğu model çoğunlukçu değil, çoğulcu demokrasi modelidir. Ancak, günümüz koşullarında temsili demokrasiye karşı toplumda oluşturulmaya çalışılan ve siyasi partileri yok saymaya, yaşamın her alanında depolitizasyonu yerleştirmeye çalışan eğilimleri dikkate alarak, CTP-BG, siyasetin ve siyasal yaşamın kurumsallaşması, etik değerlerin gelişmesi ve siyasi yaşamı yozlaştıran başta partizanlık ve statükonun korunmasına dönük tüm yaklaşımlara karşı mücadele etmeyi önemli bir görev saymaktadır. Demokrasiye inanan özgürlükçü sosyalistler, ulaştıkları ve ulaşacakları toplum yapıları ne kadar ileri olursa olsun, bir daha değiştirilemeyecek, daha iyiye götürülemeyecek ya da geliştirilemeyecek, mutlak son ve kalıplaşmış bir toplum örneğini ellerinde bulundurdukları savında değildirler. İnsanların kendi yaşantı ve yazgılarını, demokratik yollarla kendilerinin belirlemesi ilkesine bağlı olan özgürlükçü sosyalist toplumlarda, her zaman yaratıcılığa yer olacaktır; çünkü her halk ve her nesil, kendi amaçlarını ve geleceklerini belirlemek durumundadır ve bu hakka sahiptir.
Demokrasi, CTP-BG için yalnızca siyasal bir ilke değildir. CTP-BG, demokrasinin toplumsal yaşamın her alanında ve ekonomide de temel ilke olması gerektiğine inanır. CTP-BG, aynı zamanda çok kültürlülüğü savunmayı da toplum içindeki farklı kültürlere, kendileriyle ilgili kararları kendileri alma, kendilerini geliştirme ve eşit hak ve fırsatlara sahip olma haklarının tanınması anlamında demokratik tutumun vazgeçilmez bir gereği sayar.
G. İnsan Hakları
CTP-BG, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve Avrupa Sosyal Şartı’nda düzenlenen insan haklarına derinden bağlıdır. KKTC Anayasası’nın ve mevzuatının bir an önce uluslar arası insan hakları standartlarına uygun olarak değiştirilmesini savunur. Ancak, insan haklarının korunmasının ve geliştirilmesinin yalnızca mevzuattaki düzenlemelerle sağlanamayacağının da bilincindedir. Kıbrıs’ın kuzeyinde bir an önce insan hakları eğitimi çalışmaları başlatılmalı, işkence, insan ticareti, ayrımcılık gibi uygulamalarla mücadele edilmelidir.
CTP-BG, kadın-erkek eşitliği konusunda toplumda farkındalık yaratma çalışmalarına öncülük etmiş, Partimizin katkılarıyla 1996 yılında KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde, ‘Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ (CEDAW) kabul edilmiştir. Buna karşın CEDAW’ın hayatın pratiğinde uygulanması ise maalesef gerçekleşememiş, ülkemizde kadın-erkek arasındaki eşitsizlik halen devam etmektedir. Kadınlar karar alma mekanizmalarında yeterli düzeyde bulunmamaktadır. Partimiz kendi tüzüğünde pozitif ayrımcılığa yer vermişse de, toplum düzeyinde pozitif ayrımcılık henüz istenen düzeyde değildir. Her alanda mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ile mücadele edecek, farkındalık yaratıp uygulamalar yapacak, sivil toplum-devlet işbirliği ile kurulacak bir mekanizmaya ihtiyaç olduğu tespitini yapmış olan Partimiz, ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Mekanizması’ adı altında tüm sorunları bütünlüklü olarak ele alacak bir mekanizmanın kurulması gerekliliğini savunmaktadır. LGBTT bireylerin yaşadıkları ayrımcılıklarla ilgili olarak da başta ceza yasasının ilgili maddesinin değiştirilip çağdaş normların kabulü olmak üzere her türlü çalışmayı desteklemektedir.
CTP-BG, kadınların, LGBTT bireylerin, engellilerin, azınlıkların ve çocukların karşılaştığı insan hakları ihlalleri konusunda farkındalık yaratmak ve bu alandaki insan hakları ihlallerinin kaldırılması için mücadele etmek konusunda kararlıdır.
CTP-BG’nin temel ilkeleri, karşılıklı olarak birbirlerine bağlıdır ve herhangi birinin diğerleri olmaksızın tam anlamıyla hayata geçirilmesi mümkün değildir. CTP-BG, bu ilkelerin Kıbrıs’ın kuzeyinde bugün var olan olağan dışı koşullarda tam olarak hayata geçirilmesinin pek mümkün olmadığının bilincindedir. O nedenle, Kıbrıs sorununun federal bir çatı altında çözülmesi yolundaki mücadelenin bu ilkelerin hayata geçirilmesi mücadelesinden bağımsız olmadığının fark edilmesi ve toplumdaki tüm katman ve kesimlere anlatılması önemlidir.
3. CTP-BG’nin Sivil Topluma Bakışı
Kıbrıs Türk toplumunun en büyük sivil toplum hareketi olma iddiasını taşıyan CTP-BG, güçlü sivil toplum ile demokratikleşme ilkesi arasında doğrudan bir bağ kurmaktadır. Bu bilinçle gerek toplumumuzdaki sivil toplumculuk anlayışının gelişip yaygınlaşması gerekse Partimizin değişik alanlarda faaliyet yürüten sivil toplum örgütleriyle sağlıklı ilişkiler kurup ülkeyi birlikte yönetme yani yönetişim olgusuna katkı yapması önemsenmektedir.
A.Sivil Toplumun Önemi
CTP-BG, sivil toplumu, “devletin denetiminde olmayan bütün alanlar” olarak nitelendirir. Partimiz, devlet-yurttaş ilişkisini belirleyen bu olguyu Gramsci’nin çizdiği çerçevede ele alarak bu konudaki yaklaşımını netleştirmeyi uygun bulur. Bir siyasal parti olarak CTP-BG, yurttaş katılımını ön planda tutarken, her şeyi bir merkezden insanların beynine sokan bir sisteme alternatif olarak siyasal düşüncenin karşılıklı etkileşime ve geribildirime dayalı gelişimini önemsemektedir. Toplumsal gelişimi yavaşlatan ideolojik müdahale araçlarının etkisini ters-yüz etmeye dönük bir “insanlarla zihinsel ve düşünsel bir bağ kurma” yaklaşımı ile Parti olarak ilkelerimizin ve siyasetimizin yayılması üzerinde durmaktayız. Bunun da ötesinde, toplumumuzun, devlet otoritesinin dışında bir şeyler yapma alışkanlığını edinmesi; her şeyi devletten beklemeyen; illa ki devletle düşmanlığa dayalı bir ilişki biçimi içinde olmaksızın ama mümkün olduğunca devletten bağımsız bir yapıya kavuşmasını, demokratikleşme sürecimizin önemli bir boyutu olarak algılamaktayız. Bir başka deyişle, pasif yurttaş yaklaşımıyla her şeyin devlet eliyle yapılması gerektiği algısının aşılabildiği, toplumsal sorumluluk ve duyarlılığa dayalı, aktif, katılımcı ve özne halini almış bir toplum öngörüsü ile sivil toplumculuğun teşvik edilmesi, partimizin sivil topluma bakışının temelini oluşturmaktadır.
CTP-BG, sivil toplum örgütlerinin güçlenerek yönetim süreçlerine daha etkin katılımının sağlanmasıyla toplumumuzdaki pek çok sorunun çözümünün kolaylaşacağını öngörmektedir. Devletin görev ve fonksiyonlarının yeniden tanımlanmasını gerektiren bu anlayışa göre özellikle sosyal nitelikli kamusal hizmetlere sivil toplum örgütlerinin artan düzeylerdeki katkısını sağlamak adına devletin bu alanda faaliyet yürüten örgütlerin faaliyetlerini destekleyici müdahalelerine ihtiyaç duyulduğuna inanmaktayız. Bu sayede özellikle toplumumuzu oluşturan her bir bireyin ortak çıkarlarına yönelik faaliyetlerin sivil toplum aracılığıyla da etkin bir şekilde yürütülebilmesi açısından sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi bize göre büyük önem taşımaktadır.
Ayrıca, başta kamu yararına faaliyet yürüten dernek ve vakıflar olmak üzere zümresel temsiliyeti olan kamu sendikaları ile ticari ve mesleki örgütleri de kapsayacak şekilde tüm sivil toplum örgütlerinin politika oluşturma süreçlerine aktif katılımının sağlanması gerektiğine inanmaktayız. Bunun Kıbrıs Türk demokrasisine işlerlik kazandıracağına, halkımızın yönetim süreçlerine aktif katılımını mümkün kılacağına ve demokrasinin artan düzeylerde yaşamın her anında duyumsanarak halkımızla birlikte olgunlaşmasına olanak yaratacağına inanmaktayız. CTP-BG, bu ilişki biçimini çağdaş dünya ile örtüşen bir yaklaşımla yönetişim şeklinde nitelendirmekte ve Kıbrıs Türk toplumunun geleceğine bu yeni ilişki biçiminin yön vermesi gerektiği üzerinde durmaktadır. Bu çerçevede gerekli dönüşümlerin sağlanması, CTP-BG’nin toplumsal gelişim stratejisinin temel unsuru olarak ele alınmaktadır. Bu noktada sivil toplum algısının da gelişerek siyasi partilerin siyasal alanda, zümresel temsiliyeti olan sivil toplum örgütlerinin de bir taraftan sendikal alanda faaliyetlerini yoğunlaştırırken, diğer taraftan da toplumsal mücadeleyi, Kıbrıs’ta federal çözüme ve barışa katkıyı, emeğin gelişimini, örgütlenmeyi ve sosyalist ilkelerin kazanılmasını gerçekleştirmeye çalışıp en temelde hak ve emek mücadelesi vermesi beklenen ve bu amaşlar doğrultusunda kamu yararına faaliyet yürüten sivil toplum örgütlerinin gelişimine katkı yapmaları CTP-BG’ye göre önemlidir. Bu yapıcı katkı sayesinde güçlü sivil toplum hedefine ulaşılabileceğine ve söz konusu sivil toplum bilincinin gelişmesi ve bu alanda faaliyet yürüten örgütlerin kapasitelerinin artmasıyla birlikte yönetişim bilincinin süreç içinde olgunlaşabileceğine inanmaktayız. CTP-BG’ye göre yönetişim, toplumun gereksinimleriyle aktörlerin kapasiteleri arasında uyum sağlanabildiği ölçüde gerçekleşecektir. Bu yüzden paralel bir süreçle sivil toplumun güçlenmesi ve siyasi partilerin sivil topluma bakışının gelişmesi bize göre birincil koşuldur.
CTP-BG, bir yandan da tüm alanlarda faaliyet yürüten sivil toplum örgütlerinin Kıbrıs’ta toplumlararası yakınlaşmaya ve federal kültürün gelişmesine etkin bir şekilde katkı yapabileceği üzerinde durmaktadır. Siyasal alanda yürütülen çözüm çabalarının, sivil toplum düzeyinde barışma sürecine yapılacak katkılarla desteklenmesi, Kıbrıs’ın bir barış adasına dönüştürülmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra, “çözüm ve AB vizyonu” doğrultusunda Avrupa Birliği ile artan düzeylerde kurulacak ilişkilerde, sivil toplum örgütlerinin katkısı büyük olacaktır. Toplumsal alanda gerek çözüm sürecinde gerekse AB ile uyum sürecinde gelişebilecek olası önyargıların aşılabilmesi de yine sivil toplum örgütlerinin çabaları ile mümkün olabilecektir.
B.Sivil Toplumla İlişkilerimiz
Partimiz; eşitlik, özgürlük, dayanışma, barış, adalet, demokrasi ve insan hakları ilkelerimiz ışığında tüm sivil toplum örgütleriyle sağlıklı ve karşılıklı etkileşime dayalı bir ilişki biçimini önemsemektedir.
CTP-BG, siyasi partiler dışında kalan sivil toplum örgütlerini farklı kategorilerde ele almayı uygun görmektedir. Özellikle kamu yararına çalışan dernek ve vakıfların Kıbrıs Türk toplumunun yönetişim olgusuna dayalı bir yönetim biçimine yönelmesine önemli katkıları olabileceğinden hareketle bu kategorideki örgütlerin güçlenmeleri partimiz tarafından önemsenmektedir. Bu kategorideki sivil toplum örgütlerinin gerek yapısal gerekse yasal sorunlarının çözümüne ve gönüllük esasına dayalı katılımın teşviki ile ilgili ihtiyaçlarının karşılanmasına dönük siyasal alanda gerekli katkıları yapmayı partimiz görev bilmektedir. Yapacağımız katkıların amacına hizmet edebilmesine dönük kendi kapasitemizin artırılması noktasında sivil toplum örgütlerinden gelebilecek görüş, eleştiri ve önerileri önemseyen bir ilişki biçimini benimsemekteyiz. Bu karşılıklı faydaya dayalı ilişki biçiminin eşitlik ve saygı temelinde oluşturulması CTP-BG’nin sivil toplum algısının bir gereğidir. Biliyoruz ki birbirinin varlığını kabul eden, etkileşime açık aktörler arasında yönetişimin olabilirliği söz konusudur. Bu nedenle bu kategorideki sivil toplum örgütleriyle partimiz arasında demokratik değerler ortak paydasında doğru ilişkilerin geliştirilmesi bizim açımızdan büyük önem arz etmektedir. Bu kategorideki sivil toplum örgütlerinin karmaşık olmayan yönetim ve bilgi üretme mekanizmaları sayesinde politika oluşturma noktasında siyasal alana önemli katkıları olabileceğinden partimiz sivil toplum bilincinin güçlenmesi ile siyasi açıdan da toplumumuzun önemli kazanımlar elde edebileceğini öngörmektedir.
CTP-BG, sadece kamu yararına çalışan sivil toplum örgütleriyle değil aynı zamanda emekçilerin, esnaf ve zanaatkârların ve tüm çalışanların hak ve özgürlüklerini ve bu alandaki mücadelelerini geliştiren ve katkı yapan kamu sendikaları, ticari ve mesleki örgütlerle de aynı ilişki biçimini öngörmekte, farklı kategorilerde ele alınabilecek sivil toplum örgütleri arasında bu anlamda bir ayırım gözetmemektedir.
Partimiz, belirlenen bu ilişki biçiminin sağlıklı bir şekilde hayata geçirilmesinde köprü vazifesi görebilecek aydın toplum kesiminin katkılarına büyük değer atfetmektedir. Bilindiği gibi Gramsci, aydınları, organik aydın ve geleneksel aydın diye ikiye ayırır. Gramsci\\\\\\\'nin organik aydın diye nitelendirdiği grup, düşünce üreten ve ürettiği düşünceyi çevresine ve topluma taşıyan seçkin insanlardır ki onlar temsil ettikleri toplum kesimleri adına farklı düşünceleri kamuoyuna mal etmede ve temsil ettikleri toplum kesimleri ile toplumun buluşmasında stratejik işlev görür. İşte bu nedenle Gramsci, sivil toplumdaki etkinlikleriyle de stratejik bir rol ve öneme sahip olan organik aydınların kazanılmasının siyasal ve toplumsal kazanımlar açısından yaşamsal bir öneme sahip olduğunu vurgular. Gramsci’ye göre geleneksel aydınlar ise organik aydınların tersine kendilerini bağımsız zannederler fakat esasta bunlar son çözümlemede kurulu sisteme hizmet ederler. Gramsci’ye göre organik aydınlar, bir toplumda çatışan kesimlerin siyasal-ideolojik-kültürel işlevlerini düzenleme gibi bir role sahiptirler.
Sosyal dışlanmışlık sorunu ile boğuşan; Partimizin eşitlik, özgürlük ve adalet ilkeleri ile ters düşen konumlara sahip toplum kesimlerinin sivil toplum alanındaki örgütlü mücadelesi Partimiz tarafından önemsenmektedir. Ezilenler ve sosyal dışlanmışlığa maruz kalanlar, sivil toplum alanında etkin olabilmek için mevcut yapının karşısında durmak ve diyalektik bir politik duruş sergilemek zorunda kalmaktadır. Partimizin bu kesimleri de temsilen ve onlar adına faaliyet yürüten sivil toplum örgütleriyle işbirliğini öngörerek örgütlü mücadele ve dayanışma bilinciyle faaliyetlerini sürdürme yaklaşımının esas nedeni de budur. Bu nedenledir ki günümüzde bizimle aynı değerleri ve ilkeleri paylaşan, eşitlik, özgürlük ve adalet duygusunu yaşam biçimine dönüştürmüş organik aydınlara sivil toplum içerisinde örgütlenmede büyük ve önemli görevler düşmektedir.
Partimizin 40 yıl içerisinde biriktirdiği tecrübeler bu anlamlı ittifakın kazanımları ile doludur. Son 10 yıl içinde 2002-2005 dönemlerinde gerek genel seçimler, gerek referandum, gerekse de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sivil toplumla birlikte kazanılmasında CTP-BG’nin liderliğinin önemi yadsınamaz ancak bununla birlikte, özellikle CTP-BG ve diğer çözüm yanlısı partilerin yanında yer alan organik aydınların sivil toplum içerisindeki yerlerinin ve düşünce üretip taşımalarının bu mücadeleye yaptığı katkıyı da unutmamak gerekir. İşte bu durum, tam da Gramsci’nin anlattıklarıyla paralellik arz etmektedir ve oldukça önemli olup hayatın içindeki berrak yaşanmışlıklarımızdır. Sivil toplum içerisinde güçlü olunamadığı durumlarda ortaya çıkan ekonomik, sosyal vb. krizlerin iktidar değişikliğine yol açamamasının nedenlerini Gramsci aşağıdaki durumlarla açıklamaktadır ki, bu açıklamalar ülkemizin ve partimizin son yıllardaki deneyimleri ile de örtüşmektedir:
Birincisi; sistemin ekonomik krizi otomatik olarak siyasal krize yol açmaz. İkincisi; ekonomik kriz sosyal ve siyasal krizle tamamlanmazsa ve alternatif toplumsal özne olmazsa, toplumsal alt-üst oluş gerçekleşmez. Üçüncüsü; kurulu sistemden hoşnutsuz olan yığınlar, ideolojik ve politik olarak organize olmamışlarsa, ekonomik kriz sosyal ve siyasal krize yol açsa da, kurulu düzen kendisini yeniden ayağa kaldırmanın yollarını şu veya bu biçimde bulur. Dördüncüsü; statükonun kendisi, zaman zaman ekonomik krizler yaşasa da, buradan sosyal hoşnutsuzluklar doğsa da, üst yapı kurumları aracılığıyla tepkileri nötralize edebilmektedir. Partimizin ilkeleri ile bağdaşmayan statüko olarak nitelendirdiğimiz yapı maalesef çeşitli araçlarla yığınları kendisine yedekleyebilmektedir. Bu nedenle örgütlenme bilinci üzerinde durmak ve ilkelerimiz doğrultusunda tüm sivil toplum örgütleri ile işbirliği halinde “birlik, mücadele, dayanışma” şiarını hayata geçirmek Partimizin varlık sebebi olarak nitelendirilebilir.
Son Söz
CTP-BG, gerek Kıbrıs Türk ve Rum halklarını, gerek Kıbrıs’ta yaşayan diğer toplumları ve gerekse de dünya halklarını, Kıbrıs’ta yaşayan toplumların yapılarının dönüştürülmesi ve ekonomilerinin geliştirilmesi mücadelesine katkı koymaları ve birlikte mücadele etmeleri için teşvik eder ve destekler.
CTP-BG, Kıbrıs’ta federal çözüme, AB üyeliğine ve Sosyalist Enternasyonal’in bir üyesi olarak Sosyalist Enternasyonal İlkeler Bildirgesi’ne bağlılığını teyit eder.
CTP-BG, insanı merkezine alıp özne yapan demokratik ve özgürlükçü sosyalist değerlerden hareketle, eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı, barışçı, adalete, demokratik hukuk devletine, sosyal devlet anlayışına, insan haklarına ve Avrupa sosyal şartına bağlı bir parti olarak bu ilkelerin hayata geçirilmesi konusundaki kararlılığını vurgular.
CTP-BG, toplumumuzu geleceğe taşıyabilecek bir ekonomik yapılanmayı varoluş mücadelesinin vazgeçilmez bir unsuru olarak görmektedir. Bunun için statükonun ürettiği devlet kapitalizmine dayandırılmış ekonomik sistemin dönüştürülerek Kıbrıs Türk emek ve sermayesinin gelişimi temelinde tüm kamu ve özel kuruluşların verimlilik esasına bağlı olarak faaliyetlerini sürdürebilmelerine, bu hedef doğrultusunda çalışanların hak ve menfaatlerinin azami düzeyde korunacağı uygulamaların yaşama geçirilmesine önem vermekteyiz.
CTP-BG, bu tezlere uygun olarak, başta Kıbrıs sorunu, dış politika, ekonomi, eğitim, sağlık ve yerel yönetimler olmak üzere, 40. yaşında olgunlaşmış olarak yeniden iktidara yürüyen bir Parti’nin programında bulunması gereken tüm konularda ayrıntılı çalışmaları en kısa zamanda yapmak ve bu tezler ve program doğrultusunda yüzünü sokağa dönerek Kıbrıs Türk halkının iradesini yeniden hâkim kılmak konusunda 20 yaşın heyecanını duymaktadır. Tezlerimizin kurultayda gerek bu şekliyle gerekse değişiklik önerileriyle kabulünden sonra Partimiz tezlerimizle paralel olacak şekilde plan, program ve stratejik planlamalarla kısa-orta ve uzun dönemli yol haritalarımızı halkımızla paylaşacak ve yaşamın her alanında geliştireceğimiz programlarımızı uygulamak için halkımızın desteğini isteyeceğiz. En geniş katılımcılık anlayışı ile her alanda ilgili tüm sektörlerin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve akademisyenlerin görüş, düşünce ve önerilerinin de alınarak şekillendireceğimiz plan ve programlarımızın desteklenmesi ve uygulanması konusunda Kıbrıs Türk halkının bu yolda bizimle birlikte yürüyeceğine inancımız tamdır.
Şimdi, yeniden ve yoldaşça, birlik, mücadele, dayanışma zamanıdır.
“Kurtulmak yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!” şiarını gerçekleştirmek için gereklidir “birlik, mücadele ve dayanışma”.
Şimdi toplumsal ekonomik ve demokratik kalkınma zamanıdır.
Şimdi artık bir çözümle Birleşik Federal Kıbrıs’ın oluşturulması ve Avrupa Birliği vizyonumuz ışığında dünyaya entegre olma zamanıdır.
Ve artık barış zamanıdır Kıbrıs’ta da; bütün halkların kardeşliği temelinde.
Ve şimdi artık Kıbrıslı Türklerin kendi yurtlarında ÖZNE olmalarının tam zamanıdır.